AİLENİN ÖNEMİ VE SÜREKLİLİĞİ
Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Aile, insanoğlunun içinde doğduğu, yetiştiği ve ilk eğitimini aldığı sosyal bir topluluktur. İnsanın yeryüzüne ayak basmasıyla birlikte aile kurumu da oluşmuştur. Yüce Allah insanı kadın ve erkek olarak çift yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ilk insanın yaratılışı ile ilgili geçen ayetlerde şöyle buyrulur: “Allah sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir.” (Araf, 7/189.) “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Nisa, 4/1.) Bu ayetlerden anladığımız kadarıyla Hz. Âdem ve Hz. Havva, tek bir nefisten yaratılmışlardır. Aynı nefisten, özden yaratılan kadının, erkeğin yanı başında bulunmasının hikmeti, iyi bir eş ve eşini sükûnete eriştirmesi, aynı şekilde benzer özden yaratılan erkeğin de, eşinin yanı başında bulunmasının hikmeti, kadını huzur ve sükûnete kavuşturmasıdır.
Kur’an-ı Kerim, insanlık tarihinin Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan oluşan bir aile ile başladığını gösteriyor. Yeryüzünde yaşayan insanların ilk atası olan Hz. Âdem bir eşe sahip olmuş ve bu ilk karı kocanın çocuklarıyla beraber bir aile yuvası kurulmuştur. (Maide, 5/27; Araf, 7/23; Taha, 20/117-119.) Dolayısıyla dünya hayatı, Hz. Âdem ve eşiyle birlikte başlamıştır ve bu hayat onlardan doğan çocuklarla kıyamet gününe kadar devam edip gidecektir. Zira Âdem olmadan Havva olmaz; Havva olmadan da Âdem olmaz. Her bir eş, birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir.
Aile, insanlığın sonradan tanıştığı bir kurum değildir. Bakara suresinin 35. ve Araf suresinin 19. ayetlerinde; Hz. Âdem, eş, mesken ve cennet kavramlarının birbiri ardınca kullanılması “bir değer olan aile” için son derece önemli bir anlatım biçimidir: “Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” Hz. Âdem’in eşiyle ikamet edeceği mekânın adı, “mesken”dir. Mesken, içinde sükûn ve huzur bulunan ev anlamına gelir. Bu bağlamda dünya meskenleri, cennetteki haz ve huzur veren köşklerle (Tevbe, 9/72.) ilişkilendirilmiştir. Bunun anlamı, bir Müslüman ailenin evi, salt mimari anlamda değil, manevi ve ahlaki anlamda da bir mesken olarak huzur bulunan bir dünya cennetine dönüştürülmelidir. Yine aynı ayetlerde anlatılan Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın şahsındaki uyarılarda “ağaç” metaforuyla haramlar dile getirilir. (Bakara, 2/35; Araf, 7/19.) “Bu ağaca yaklaşmayın” çağrısı, “Allah’ın çizdiği sınırları ihlal etmeyin” anlamınadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Âdem’in yasağı çiğnemesinin teşvikçisi Hz. Havva değil, doğrudan şeytandır: “Derken şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları, içinde bulundukları konumdan çıkardı.” (Bakara, 2/36.) Bu sebeple yapılması gereken insan ve cin şeytanlarının aileyi ifsat etmesine fırsat vermemektir.
Her konuda olduğu gibi aile hayatı konusunda da bizim örneğimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. “Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33.) ayet-i kerimesinde Peygamberin ev halkı tabiri, Hz. Peygamber’in hanımları ve çocukları için kullanılmıştır. Onun ailesi, bütün İslam ümmetine rol model oluşturacak olan bir ailedir. Ahzab suresinin 33. ayetiyle ehl-i beyte, “siz sıradan bir aile değilsiniz, dolayısıyla gündelik hayatınızda yapıp ettiklerinize çok dikkat ediniz, helal ve haramlar konusunda hassasiyetlerinizi ön planda tutunuz” denilmek istenmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), aileye büyük önem vermiş ve aile kurmayı daima teşvik etmiştir. Çünkü aile kişinin hem kendinin, hem eşinin hem de çocuklarının huzur bulacağı bir ortamdır. Aynı zamanda aile neslin devamının bir sebebi, ilk eğitim mekânı, kişiyi çeşitli kötülüklerden ve günahlardan koruyan bir hisar gibidir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.), evlilik çağına gelen gençleri aile kurmaya yönlendirici uyarı ve tavsiyelerde bulunmuştur: “Ey gençler topluluğu! Aranızdan evlenmeye gücü yetenler evlensin.” (Buhari, Nikâh, 3.) Bir başka rivayette de: “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden değildir.” (İbn Mace, Nikâh, 1.) buyurmuşlardır. İslam, maddi bakımdan yoksul olup da evlenme imkânı olmayan kız ve erkekleri evlendirmeyi topluma bir görev olarak verir. (Nur, 24/32.) İnsanı, kadın erkek olarak iki ayrı cinste yaratıp birini diğeriyle mutlu etmek, aralarında gönül ve sevgi bağı tesis etmek Yüce Allah’ın insanlığa en büyük bağışıdır. (Nahl, 16/72; Rum, 30/21.)
İslam, evliliğe birey ve toplum açısından bir yücelik, temizlik ve korunması gereken bir değer olarak bakmıştır. Kur’an-ı Kerim’de aile yuvası ile ilgili bağlılıklar çok ince ve dokunaklı tasvirlerle canlandırılır. Bu tasvirlerde bir şefkat meltemi eser, bir huzur gölgesi dağılır ve etrafa tatlı bir duygu yayılır: “Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi, onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21.) İslam inancına göre aile kurmak, insanı Rabbine yaklaştıran ilahi emre itaat etmektir. Bu sebeple aile ilişkilerinde asıl olan kararlılık ve sürekliliktir. Bunu sağlamak için İslam, evliliği ve aile olmayı ibadet derecesine yükseltmiştir. Yoksa aile, salt iki kişinin biyolojik anlamda bir araya gelmesinden ibaret değildir. Çünkü evlilik, eşler arasında bir sözleşme biçimidir. Bu sözleşmenin kalıcı hâle gelmesi ve ailede mutluluğun devamı için taraflar arasında sevgi ve saygı bağlarının güçlendirilmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.), eşleri arasında sevgi bağlarını pekiştirecek, aralarında yakınlığı artırabilecek şekilde hareket ederdi. Yine eşlerinin hoşuna gidecek tarzda onlara hitap eder ve sevgisini söz ve davranışlarıyla gösterirdi. Örneğin Hz. Aişe validemiz ile koşu yarışı yaptığı, Hz. Aişe’nin başını omzuna dayayarak Mescid-i Nebevi’de savaş oyunları oynayan Habeşli oyuncuları birlikte seyrettikleri bilinmektedir.
Mutlu aile bağlarının güçlenmesinde sevgi kadar eşlerin arasında saygının varlığı da çok önemlidir. Buna eskiden hüsn-ü muaşeret derlerdi. Yani güzel geçinme, hep iyi tarafları görme, nazik davranma, affedici olma, karşı tarafın da haklarının olduğunu bilme ve bunu kabullenme… Bu konuyla ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Onlarla iyi geçinin…” (Nisa, 4/19.) “Affedici olmanız takvaya daha uygundur. Aranızdaki iyilikleri unutmayın.” (Bakara, 2/237.) Saygının temelinde iki tarafın birbirlerini kendilerine benzetmeye çalışmamaları ve olduğu gibi kabul etmeleri anlayışı vardır. Zira birbirlerini devamlı tenkit eden, kendini diğerine kabul ettirmeye, sürekli güvensizlik ve tek merkezli karar vermeye çalışan aile bireyleri arasındaki bu tür davranışlar mutlu aile yapılarını zayıflatır. Hâlbuki bu davranışların aksine, birbirlerini düşünen, uzlaşma yolunu tercih eden, birlikte paylaşmayı erdem sayan ve ortak karar almayı ahlaki bir tavır olarak gören aile bireyleri arasında sevgi, saygı ve sadakat bağları kuvvetlenir. Aile hayatında eşlerin birbirine güvenmesi, sadakatsizlik yapmayacakları konusunda birbirlerinden emin olmaları huzurun mutlak adresidir. İlk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerine yüklenen sorumluluğun ağırlığını düşünerek endişesini dile getirdiğinde eşi Hz. Hatice validemiz onu şöyle teselli edecekti: “Hayır, endişe etme! Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen, akrabalarına karşı sorumluluklarını yerine getiren, ailene değer veren, sözün en doğrusunu söyleyen, yokluk içinde yaşayanlara yardım eden güvenilir bir kimsesin.” Görüldüğü gibi, Hz. Hatice’nin dile getirdiği Hz. Peygamber ile ilgili nitelikler arasında güvenilir oluşu da yer almaktadır. Bu bir sadakattir. Aynı şekilde huzurlu ve mutlu bir aile için doğruluk ve dürüstlük anlamına gelen sadakat, olmazsa olmaz ilkelerdendir. O hâlde aile mutluluğunun harcı, karı-koca ve çocuklarla birlikte karılacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman, 164.) buyurmak suretiyle sadakatsizliği yermiştir. Dolayısıyla, sevgi, saygı, sadakat ve güven temelinde kurulan bir aile düzeni beraberinde huzur ve mutluluğu getirecektir.
Öte yandan aile içinde sevgi, saygı ve güven bağlarını zedeleyen huzur ve mutluluğu bozan nedenler arasında şiddet gelmektedir. Şiddet, bireyin bedenen ya da ruhen zarar görmesine, yaralanmasına sebep olan bireysel ve toplu hareketler şeklinde tanımlanır. Maalesef yerine göre kadın, erkek ya da çocuklar şiddete maruz kalabilmektedir. Bu konuda da bizim örneğimiz Hz. Peygamber olmalıdır. O, hiçbir zaman eşlerine karşı ne şiddet içerikli bir söz söylemiş ne de fiziksel şiddet uygulamıştır. Aile hayatında eşler arasında zaman zaman baş gösterebilecek kırgınlıklar olabilir. Sorunlar şiddet yerine; sabır, sevgi ve karşılıklı anlayışla barış içinde çözüme kavuşturulmalıdır. Bu konuda Kur’an’ın çözüm tarzı şöyledir: “Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.” (Nisa, 4/19.) Dolayısıyla, eşler arasında çıkabilecek uyuşmazlık ve dargınlıklar, ailelerin en yakınlarından oluşan bir hakem heyetiyle de çözüme kavuşturulabilir. (Nisa, 4/35.) Bütün toplum kesimlerince insana ve canlılara yönelik her türlü şiddetin önlenmesinde alınacak yasal tedbirlerle birlikte; din, ahlak ve değerler eğitimine ağırlık verilmelidir.
Netice olarak aile toplumun çekirdeğidir. İslam, aile kurmayı teşvik etmiş ve özendirmiştir. Biz geleceğimizi ya ailede kazanacağız ya da ailede kaybedeceğiz. Aile, hafife alınacak bir kurum değil, özenle tahkim edilmesi ve üzerine titrenilmesi gereken bir kurumdur. Aile bütün yönleriyle huzur yuvasıdır. Allah’ın emir ve nehiylerinin korunduğu, ilahi bildirimin ihlal edilmediği bu kurum ebediyen varlığını devam ettirmelidir. Aile içinde barışın sağlanması ve devamlılığı, ancak aile bireylerinin birbirlerine gösterecekleri sevgi, sadakat, güven ve saygıya bağlıdır. Unutulmamalıdır ki sevgiye giden yol, saygıdan geçer. Ayrıca ailenin iyi zamanları olacağı gibi, sevimsiz geçen zamanları da olabilir. Önemli olan böyle durumlarda, hissî davranılmadan akılcı, yapıcı ve soğukkanlı hareket edilmeli suhulet ve kararlılıkla sorunun üzerine gidilmelidir.


