Makale

Cezasını Çeken Müminlerin Cehennemden Çıkarılacaklarını Bildiren Rivayetler Üzerine Bir Değerlendirme

Çelikan, Serkan. “Cezasını Çeken Müminlerin Cehennemden Çıkarılacaklarını Bildiren Rivayetler Üzerine Bir Değerlendirme”. Diyanet İlmî Dergi 61/3 (2025), 833-872. https://doi.org/10.61304/did.1599739

Cezasını Çeken Müminlerin Cehennemden Çıkarılacaklarını Bildiren Rivayetler Üzerine Bir Değerlendirme*

Araştırma Makalesi

Geliş Tarihi: 11 Aralık 2024 Kabul Tarihi: 5 Eylül 2025

Serkan Çelikan

Doçent / Associate Professor

Çukurova Üniversitesi / Cukurova University

İlahiyat Fakültesi / Faculty of Theology

https://ror.org/05wxkj555

https://orcid.org/0000-0001-6469-9533

serkancelikan@hotmail.com

Öz

Müslümanların, işledikleri günahların karşılığı olarak cehennemde bir süre cezalandırıldıktan sonra cennete gidecekleri ve dolayısıyla cehennemde sonsuza değin kalmayacakları yönündeki inanç Ehl-i sünnet düşüncesinde kabul görmüştür. Kur’an-ı Kerîm’de açık olarak yer almayan bu inancın bazı rivayetlere dayandığı anlaşılmaktadır. Bunlar, kalplerinde çok az da olsa iman bulunan kimselerin mümin olarak ölmek kaydıyla, cehenneme girdikten sonra buradan çıkarılacaklarını ve cennete konulacaklarını haber vermektedir. Söz konusu rivayetler doğru anlaşılmadığı takdirde dinî vecibeler konusundaki rehavete kaynaklık etmeye müsait görünmektedirler. Dolayısıyla bunların tespit edilerek sıhhat düzeyleri ve muhtevaları bakımından incelenmeleri, ardından dinin temel ilkeleriyle uyumlu şekilde yorumlanmaları önem taşımaktadır ve araştırmanın hedefi olarak belirlenmiştir. Yöntem olarak ise kaynak taraması yoluyla ilgili rivayetler belirlendikten sonra sıhhat durumlarını saptamak için isnâd/râvî analizlerinin yapılması, ardından muhteva tahliline geçilmesi öngörülmüştür. Netice itibariyle birçok sahâbîden nakledilen önemli sayıda rivayete ulaşılmış ve bunların sahih ve hasen düzeyinde oldukları belirlenmiştir. Bu da bazı Müslümanların cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gidecekleri inancının temelsiz bir inanç sayılamayacağı sonucunu vermiştir.

Anahtar Kelimeler: Hadis, Râvî, Cehennem, Cennet, Ceza, Günah, Ehl-i sünnet.

* Bu makale CC BY-NC 4.0 lisansı altında yayımlanmaktadır.

An Evaluation on Narrations Stating that Believers Who Have Served Their Punishment Will Be Removed from Hell*

Research Article

Received: 11 December 2025 Accepted: 5 September 2025

Abstract

The belief that Muslims will go to heaven after being punished for a while in hell for the sins they have committed, and therefore will not stay in hell forever, has been accepted in the Ahl al-Sunnah thought. It is understood that this belief, which is not clearly stated in the Holy Qur’an, is based on some hadiths. These inform us that those who have even a little faith in their hearts will be taken out of Hell and put into Paradise, provided they die as believers. These narrations, if not understood correctly, seem to be a source of complacency about religious obligations. Therefore, it is important that they are identified and analyzed in terms of their level of authenticity and content, and then interpreted in accordance with the basic principles of religion, and this is the goal of our research. As a method, after the relevant narrations were identified through a literature review, it was envisaged to conduct isnad/rawi analyses to determine their authenticity and then proceed to content analysis. As a result, a significant number of narrations from many of the Companions were found and they were determined to be sahih and hasan. This has led to the conclusion that the belief that some Muslims will go to Paradise after serving their punishment in hell cannot be regarded as a baseless belief.

Keywords: Hadith, Narrator, Hell, Heaven, Punishment, Sin, Ahl al-Sunnah.

*  This article is published under the CC BY-NC 4.0 licence.

Summary

The belief that Muslims will go to heaven after being punished for a while in hell for the sins they have committed, and therefore will not stay in hell forever, has been accepted in the Ahl al-Sunnah thought. It is understood that this belief, which is not clearly stated in the Holy Qur’an, is based on some hadiths. The hadiths in question inform us that people who have faith in their hearts, even if it is very small, will be taken out of hell and put into heaven. As far as can be determined, these hadiths were narrated by Abu Sa’id al-Khudri, Jabir ibn Abdallah, Anas ibn Malik, ‘Abdallah ibn Mas‘ud and ‘Imran ibn Hosain. Among these, the narrations transmitted by Abu Sa’id al-Khudri, with three different isnads and some textual differences, have been found to be authentic. It has been determined that the narrations transmitted by Anas ibn Malik and ‘Abdallah ibn Mas‘ud are authentic and the narration transmitted by ‘Imran ibn Hosain is hasan. The narration narrated by Jabir ibn Abdallah could not be authentic due to a narrator in its isnad. However, considering some positive evaluations about this narrator and the fact that it is compatible with the previous narrations in terms of content, the narration can at least be accepted as hasan li-ghairih. Therefore, it can be said that there are at least five authentic hadiths and one hasan hadith and one hasan li-ghairih hadith on the subject. It is seen that the wrong meanings attributed to these hadiths, which have been determined to be authentic, harm the awareness of Muslim societies about being subject to divine commands and lead to complacency regarding religious life. However, the narrations in question should not normalize insensitivity to religious commands and should be understood in harmony with the exemplary Muslim model set forth by the Qur’an. At this point, the following interpretation can be developed: “Faith weighing the weight of a mustard seed”, which is presented as the criterion for getting out of hell, is a relative expression. As a matter of fact, concepts such as smallness, size, weight and lightness are concepts that always maintain their relativity. It is thought that this minimum level of faith corresponds to a careless attitude in terms of practical duties and moral obligations while defining oneself as a Muslim by today’s standards. However, in one of the relevant hadiths, it is stated that those who went to hell and were taken out were Muslims who prayed, fasted and performed pilgrimage. In this respect, it does not seem possible to reach definitive information about what the owner of the faith in question will be like in the afterlife, both because of the way the subject is handled in the basic sources of religion and within the limitations of the physical universe we live in. It is understood that this uncertainty forces all individuals who define themselves as Muslims to always be cautious about their situation in the afterlife and to be sensitive about their religious and moral obligations. On the other hand, the fact that there is no clear mention in the Qur’an of a group that will be taken out of hell should not be interpreted as a contradiction between the hadiths in question and the Qur’an, and the relevant hadiths should not be considered weak from this point of view. As a matter of fact, the fact that the Qur’an does not mention a group that will be taken out of hell does not mean that the Qur’an rejects the existence of such a group. In this respect, thinking that there is a conflict between the hadiths in question and the Qur’an on this issue is not based on solid evidence. Therefore, it is understood that one aspect of the issue is related to the position of hadiths opposite the Qur’an and the impact they have on understanding the Qur’an correctly. As a matter of fact, it can be said that the hadiths in question detail the concise expressions of the Qur’an about the reward or punishment that people will encounter in the afterlife depending on their belief status. On the other hand, considering the connection between the belief in intercession and the hadiths we have examined, it can be thought that the issue is included in the Qur’an. In fact, some verses mentioning intercession have been associated with hadiths stating that believers will be taken out of hell, and it has been interpreted that they will be saved from hell through intercession. Intercession is also included as a concept in some of the hadiths we have examined, so there is no need for a relationship established through interpretation.

Giriş

İslâm dininin temel inanç esaslarından biri âhirete imandır. Buna göre insanlar kıyametin kopmasıyla başlayacak ve sonsuza kadar sürecek ikinci hayatlarında dünyadaki inançlarına ve davranışlarına göre cennetle ödüllendirilirler veya cehennemle cezalandırılırlar. Nitekim Kur’an, kötülük yapanların iman edip sâlih amel işleyenler gibi sayılmayacağını, bunların hayatlarının ve ölümlerinin de aynı olmayacağını[1], takva sahiplerinin fâcirlerle bir tutulmayacağını[2], müminin fâsıkla eşitlenmeyeceğini[3], Allah’a teslimiyet gösterenlerin günahkârlarla aynı karşılığı görmeyeceğini[4] haber vermektedir. Yine bazı âyetlerde cennetliklerin ve cehennemliklerin bulundukları yerde sonsuza değin kalacakları bildirilmektedir.[5] Fakat ebedî kalışın amelî mükellefiyetlerden ziyade iman veya küfür yönündeki akidevî tercihlerle ilgili olduğu anlaşılmaktadır ki bu husus çalışmanın temel konusu olarak ilerleyen bölümlerde incelenecektir. Öte yandan akıbetleri hakkında ilk başta hüküm verilmeyen kimselere yer veren âyetler de bulunmaktadır.[6] Konu rivayetler çerçevesinde ele alındığında ise Kur’an’da açıkça yer almayan bir zümreden bahsedildiği görülmektedir. Bunlar işledikleri günahların karşılığı olarak cehennemde bir süre ceza çektikten sonra az da olsa imanları bulunduğu için cennete gönderilecek dolayısıyla cehennemde sonsuza kadar kalmayacak kimselerdir.[7]

Ehl-i sünnet akidesi bahsi geçen rivayetler çerçevesinde şekillenmiştir.[8] Nitekim günahkâr da olsalar müminlerin en nihayetinde cennete girecek olmalarına makul anlamlar vermek mümkündür. Örneğin bunun Allah Teâlâ’nın rahmetinin genişliğine delalet ettiği veya tevhid inancının önemini gösterdiği düşünülebilir. Söz konusu rivayetler yanlış yorumlandığında ise kulluk bilinci ve dinî yaşantı konusundaki özensizliğin kaynağı olmaya müsait görünmektedirler. Esasen bu hadislerden “ircâ” düşüncesindeki gibi imanın sadece söz ve ikrârdan veya bunlara ilaveten kalp ile tasdikten ibaret olduğu[9] veya “Küfürle beraber itaat fayda vermiyorsa, imanla birlikte günah da zarar vermez.”[10] gibi amelî ve ahlakî yükümlülüklerin önemini göz ardı eden sonuçlar çıkmasa gerektir. Bu çalışma temel hadis kaynakları çerçevesinde söz konusu rivayetleri tespit ederek isnâd ve metin özellikleri bakımından incelemeyi ve bunlar hakkında Kur’an’ın ve sünnetin genel amaçlarıyla uyumlu doğru bir manaya ulaşmayı hedeflemektedir.

Araştırma konusuyla ilgili Türkçe yapılmış müstakil bir çalışma, belirlenebildiği kadarıyla bulunmamaktadır. Benzer çalışmalara örnek olarak İbrahim Toprak’ın Cennet ve Cehennemin Ebedîliği isimli yüksek lisans tezi zikredilebilir.[11] Hasan Hüseyin Tunçbilek’in “İslâm Düşüncesinde Cehennemin ve Cehennem Azabının Ebediyeti ve Fenası Problemi” isimli makalesi de bir başka çalışmadır.[12] Bu iki araştırma isimlerinde de anlaşılacağı üzere cennetin ve cehennemin sonu olup olmadığı meselesini incelemektedirler. Harun Çağlayan’ın “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı” isimli makalesi de konumuza yakın olmakla birlikte kelâm ilmi sahasında yapılmıştır ve meseleyi söz konusu alandaki tartışmalar çerçevesinde ele almaktadır.[13] Cehennemde ebediyen kalmaya yol açtığı bildirilen günahlar hakkındaki çalışmalar da araştırma konumuza yakındır. Örneğin Talat Koçyiğit’in “Kasten İnsan Öldürmenin Dindeki Hükmü”[14] isimli makalesi konuyu hem dünyevî hem de uhrevî sonuçları açısından değerlendirmektedir. Taha Çelik’in “Ayet ve Hadisler Çerçevesinde Bir Genel Kabulün Tahlili: “Affı Olmayan Günahlar” Meselesi”[15] adlı makalesi tespit edilen bazı günahların uhrevî karşılıklarını ele alırken Harun Özçelik’in “Hadislere Göre Günahların Bağışlanma Yolları”[16] isimli makalesi günahların affının yollarını incelemektedir. Recep Ertugay’ın “Hadisler Işığında Suçlulara Yaklaşım”[17] ve Osman Nedim Yektar’ın Hz. Peygamber’in Suça ve Suçluya Bakışı[18] isimli çalışmaları ise suç ve günah olgusunu daha çok dünyevî boyutlarıyla ele almışlardır. Araştırmamızı mezkûr çalışmalardan ayıran nokta günahkâr Müslümanların cehennemde cezasını çektikten sonra bağışlanacakları inancını bilhassa rivayetlerdeki temelleri bakımından inceliyor olmasıdır. Yöntem olarak ise kaynak taraması yoluyla ilgili rivayetlerin derlenmesi ve yorumlanması öngörülmüştür.

1. Cezasını Çeken Müminlerin Cehennemden Çıkarılacaklarını Bildiren Rivayetler

Çalışma konumuzla ilgili rivayetlerin yer aldığı en erken kaynak belirlenebildiği kadarıyla Ma’mer b. Râşid’in (ö. 153/770) el-Câmi’idir. Yine müstakil isnâd ve metinlere sahip rivayetlerin tahrîc edildiği kaynaklar içerisinde Ali b. el-Ca’d’ın (ö. 230/844-45) ve Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) el-Müsned’leri ile Buhârî’nin (ö. 256/870) es-Sahîh’i de bulunmaktadır. Bu rivayetlerin bir kısmının sahâbî râvîsi Ebû Saîd el-Hudrî’dir (ö. 74/693-94). Ondan alıp nakleden tabiî râvîler ise Atâ b. Yesâr (ö. 103/721), Yahyâ b. Umâra el-Mâzinî (ö. 91/709) ve Ebû Nadra Münzir b. Mâlik’tirler (ö. 108/726). Hadis bu üç tarikten rivayet edilerek kaynaklardaki yerini almıştır. Fakat bunlardan nakledilen metinlerin, her ne kadar muhteva bakımından uyumlu olsalar da farklı metinler oldukları ve bazılarının ilave bilgiler içerdiği görülmektedir. Câbir b Abdillah’tan (ö. 78/697) gelen bir başka rivayet de yine metin itibariyle oldukça farklı olmakla birlikte içerik olarak konuyla doğrudan ilgilidir. Metni farklı fakat muhteva itibariyle yine cehennemden çıkarılıp cennete konulan kimselerden bahseden bazı rivayetler ise Enes b. Mâlik’ten (ö. 93/711-12), Abdullah b. Mes‘ûd’tan (ö. 32/652-53) ve İmrân b. Husayn’dan (ö. 52/672) nakledilmiştir. Bu bölümde söz konusu rivayetler bulunduğu kaynağın kronolojisi dikkate alınarak tespit edilecek ve isnâd tahlilleri yapılacaktır.

1.1. Ma’mer b. Râşid’in el-Câmi’inde Yer Alan Rivayet

1.1.1. Ebû Saîd el-Hudrî Tariki

“Ma’mer → Zeyd b. Eslem → Atâ b. Yesâr → Ebû Saîd el-Hudrî” isnâdlı bu rivayetin ilk bölümünde Hz. Peygamber (s.a.s.), âhiret gününde doğrudan cennete giren müminlerin, cehenneme girmiş olan bazı kardeşleri hakkında Allah Teâlâ’dan istekte bulunacaklarını haber vermektedir. Buna göre söz konusu müminler “Rabbimiz! Kardeşlerimiz bizimle birlikte namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar ve haccediyorlardı. Sen ise onları cehenneme koydun.” derler. Allah Teâlâ da onlara “Gidiniz ve onlardan tanıdığınız kimseleri çıkarınız.” buyurur. Onlar da giderler ve yüzleri dışında bedenlerinin çeşitli yerleri yanmış olan ve yüzlerinden tanıdıkları bazı müminleri çıkarırlar ve “Rabbimiz! Emrettiklerini çıkarttık.” derler. Buna mukabil Allah Teâlâ: “Kalbinde bir dinar ağırlığında iman bulunan kimseyi (cehennemden) çıkarın” der. Sonra “Kalbinde yarım dinar ağırlığında iman bulunanı çıkarın.” der. En nihayetinde “Kalbinde zerre ağırlığında iman olanı çıkarın.” buyurur.[19] Bu rivayetin isnâdını oluşturan râvîler hakkındaki bilgiler şöyledir:

a) Ma’mer b. Râşid: Güvenilir bir muhaddis olarak bilinmektedir. Nitekim Yahyâ b. Maîn (ö. 233/848) onu özellikle İbn Şihâb ez-Zührî’den (ö. 124/742) yaptığı rivayetlerde insanların en güvenilirlerinden biri olarak görür.[20] İclî (ö. 261/875) tarafından da o, sika ve sâlih bir kimse olarak değerlendirilmiştir.[21] İbn Hibbân ise (ö. 354/965) Ma’mer’i es-Sikât’ında zikretmiş ve fakîh, mutkın (titiz), hâfız ve takva sahibi olarak nitelendirmiştir.[22] Aynı şekilde Zehebî (ö. 748/1348) onun meşhur sika râvîlerden olduğunu söylemiş, İbn Hacer de (ö. 852/1449) sika-sebt kabul etmiştir.[23]

b) Zeyd b. Eslem (ö. 136/754): Güvenilirliği konusunda ittifak olduğu söylenebilir. Nitekim Ahmed b. Hanbel, Ebû Hâtim (ö. 277/890), Ebû Zür’a (ö. 264/878)[24] ve İbn Hacer[25] onun sika olduğunu söylemişler, Zehebî ise onu sika-hüccet kabul etmiştir.[26]

c) Atâ b. Yesâr: Tâbiîn devrinin önemli hadis ve fıkıh âlimlerindendir. Yahyâ b. Maîn, Ebû Zür’a[27] ve İbn Hacer[28] onu sika saymışlardır.

Öte yandan bu rivayet Ahmed b. Hanbel[29], İbn Mâce (ö. 273/887)[30] ve Nesâî (ö. 303/915)[31] tarafından aynı isnâd ile ve bazı küçük lafız farklarıyla nakledilmiştir. Ayrıca el-Müsned’in tahkikinde Şuayb el-Arnaût (ö. 2016/1438), rivayetin isnâdının Buhârî’nin ve Müslim’in (ö. 261/875) şartlarına göre sahih olduğunu belirtmiştir.[32] Bu bilgilere göre rivayetin sahih olduğu konusunda tereddüt bulunmadığı söylenebilir.

1.2. Ali b. el-Ca’d’ın el-Müsned’inde Yer Alan Rivayet

1.2.1. Câbir b. Abdullah Tariki

“Kâsım b. el-Fadl el-Huddânî → Saîd b. Mühelleb → Talk b. Habîb → Câbir b. Abdillah.” isnâdlı bu rivayet çalışma konumuz açısından oldukça önemlidir. Zira bu rivayet müminlerin cehennemden çıkacağını bildiren rivayetlerle Kur’an arasında teâruz bulunduğu iddiasına doğrudan bir cevap içermektedir. Buna göre kendisini, şefaati inkâr konusunda insanların en ileri gideni olarak tanımlayan Talk b. Habîb bir gün Câbir b. Abdillah ile karşılaşır ve ona cehennemliklerin ebediyen orada kalacaklarını haber veren bildiği bütün Kur’an âyetlerini okur. Câbir ise “Ey Talk! Allah’ın kitabını benden daha çok okuduğunu ve O’nun peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetini benden daha iyi bildiğini mi sanıyorsun?” der. Talk’ın cevabı “Hayır.” olur. Bunun üzerine Câbir “Şüphesiz ki senin okuduğun âyetlerde bahsedilenler müşriklerdir. Fakat bir topluluk da vardır ki bazı günahlar işlerler ve bu günahlar sebebiyle azap görürler, sonra da cehennemden çıkarılırlar. -elleriyle kulaklarına işaret ederek- Bunu Hz. Peygamber’den bizzat duymadıysam kulaklarım sağır olsun. Senin okuduğun âyetleri biz de okuyoruz.” der.[33] Bu rivayetin isnâdını oluşturan râvîler hakkındaki bilgiler şöyledir:

a. Kâsım b. Fazl (ö. 167/783): İbn Sa’d (ö. 230/845) tarafından sika olarak değerlendirilmiştir.[34] Abdurrahmân b. Mehdî’nin (ö. 198/813) onun sika ve sebt olduğunu belirttiği, Yahyâ b. Saîd el-Kattân’ın (ö. 198/813) kendisini övdüğü ve sika olduğunu söylediği, Ahmed b. Hanbel’in de yine sika kabul ettiği nakledilmektedir.[35] Yahyâ b. Maîn’in değerlendirmesi ise sâlih olduğu ve kendisinde bir sorun bulunmadığı yönündedir.[36] Bu son değerlendirmenin, Yahyâ’nın, sika râvîler hakkında kullandığı kendine has bir ıstılah olduğu unutulmamalıdır.[37] Bu râvî İclî tarafından da sika olarak değerlendirilmiştir.[38] Yine Zehebî onun tevsik edildiğini kaydetmiş[39], İbn Hacer ise sika olduğunu söylemiştir.[40]

b. Saîd b. Mühelleb (ö. ?): Hakkında ricâl edebiyatında kapsamlı bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Buhârî onun Saîd b. Cübeyr’i (ö. 94/713 [?]) gördüğünü ve ondan rivayette bulunduğunu, kendisinden de Talha b. Nadr’ın rivayet ettiğini kaydetmekle yetinmektedir.[41] Ebû Hâtim’in onu tanımadığını söylediği nakledilmiş[42], Zehebî de aynı şekilde ma‘rûf olmadığını belirtmiştir.[43] Fakat İbn Hibbân bu râvîyi es-Sikât’ında zikretmiştir.[44] İbn Hibbân’ın ricâl tenkidi konusunda mütesâhil olduğu yönünde bir görüş[45] bulunmakla birlikte İbn Hacer’in de söz konusu râvînin makbûl olduğu kanaatinde olması[46] rivayetin lehine görülebilir.

c. Talk b. Habîb (ö. ?): İbn Sa’d, mürciî olduğunu belirtmekle birlikte sika olduğunu da kaydetmiştir.[47] Aynı şekilde İclî ve Ebû Zür’a onu sika kabul etmişler[48], Ebû Hâtim ise sadûk olarak değerlendirmiştir.[49] Buhârî’nin, Talk’ın âbid oluşunu vurgulaması[50], Zehebî’nin de onun tâbiînin sâlihlerinden olduğuna işaret etmesi[51] dinî hassasiyeti hakkında önemli bilgilerdir.

Mezkûr değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere râvîlerden sadece Saîd b. el-Mühelleb hakkında tereddüt bulunmaktadır. Bu râvînin güvenilirliği hususundaki yetersiz bilgilerden kaynaklı olarak Şuayb el-Arnaût rivayeti zayıf saymıştır.[52] Fakat yukarıda kaydedilen rivayetlerin, muhteva bakımından uyumlu olmaları yönüyle bu rivayetin şâhidi oldukları ve onu destekledikleri kabul edilebilir. Buna ilaveten İbn Hibbân’ın ve İbn Hacer’in olumlu görüşleri de dikkate alınırsa rivayetin en azından hasen li-gayrihî ve ihticâca elverişli olduğunu söylemek mümkündür. Öte yandan Saîd’den nakleden râvî Kâsım’ın sika bir râvî olduğunda ittifak bulunması, Saîd hakkında bir ta‘dîl gayru sarîh (zımnî ta’dîl)[53] olarak görülürse bu durum da rivayeti destekleyici bir etken olarak değerlendirilebilir.

Söz konusu rivayet manayı etkilemeyen önemsiz sayılabilecek lafız farklarıyla, ilave cümlelerle ve aynı isnâd ile Ahmed b. Hanbel tarafından da tahrîc edilmiştir.[54] Ali b. el-Ca’d’ın el-Müsned’inde de yer almakla birlikte burada daha açık ifadelerle Câbir, Hz. Peygamber’in “Cehennemden çıkarılırlar.” dediğini işittiğini belirtmiştir.[55]

Mevzu bahis olan rivayet Tahâvî (ö. 321/933) tarafından da nakledilmiş olup bu metin de yukarıdakilerle hemen hemen aynıdır. Fakat bu metinde Câbir’in cehennemden çıkacakların kimler olduğuna dair “Günah işleyen ve bu günahları sebebiyle azap gören sonra da cehennemden çıkarılanlardır.” şeklindeki açıklamasının, Talk’ın bir sorusu üzerine vaki olduğu görülmektedir.[56]

1.3. Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde Yer Alan Rivayetler

1.3.1. Abdullah b. Mes‘ûd Tariki

“Affân ve Hasen b. Musâ → Hammâd b. Seleme → Atâ b. es-Sâib → Amr b. Meymûn → Abdullah b. Mes‘ûd.” isnâdlı bu rivayete göre Abdullah b. Mes‘ûd Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu aktarmıştır: “Bir topluluk Allah Teâlâ’nın dilediği kadar bir süre cehennemde kalır. Sonra Allah onlara merhamet eder, cehennemden çıkarır ve bunlar cennetin en alt tabakasına konulurlar. Onlar burada “Hayevân” denilen bir nehirde yıkanırlar. Cennetlikler bunları cehennemlikler olarak isimlendirirler. Şayet onlardan biri tüm dünya halkını misafir edecek olsa onları ağırlar, yedirir, içirir, giydirir (râvî ‘evlendirir’ demiş olabileceğini de söyledi).” Hasen b. Musâ “Bu (ikram) onlara verilenlerden hiçbir şey eksiltmez.” cümlesini de eklemiştir.[57] Bu rivayetin isnâdında yer alan râvîler hakkındaki bilgiler şöyledir:

a) Affân b. Müslim (ö. 220/835): Sebt olduğuna ve sünnet bilgisinin genişliğine vurgu yapılmıştır.[58] Yahyâ b. Saîd el-Kattân “Affân bana muvafakat ettikten sonra muhalefet edeni umursamam.” demiş, Ahmed b. Hanbel de onun Abdurrahmân b. Mehdî’den daha sağlam olduğunu söylemiştir.[59] Sika, mutkın ve metîn olarak da kabul edilmiştir.[60] Zehebî onun hakkında hâfız-sebt[61], İbn Hacer ise sika-sebt ifadesini kullanmıştır.[62]

b) Hasen b. Musâ (ö. 209/824): Ali b. el-Medînî (ö. 234/848-49) ve Yahyâ b. Maîn tarafından sika olarak değerlendirilmiş, Ahmed b. Hanbel de onun Bağdat’ın mütesebbit (özenli/dikkatli) muhaddislerinden olduğunu belirtmiştir.[63] Zehebî ve İbn Hacer de onu sika saymışlardır.[64]

c)Hammâd b. Seleme (ö. 167/784): Büyük bir muhaddis olup[65] Yahyâ b. Maîn[66] ve İclî[67] kendisinin sika olduğunu söylemişlerdir. O, Yahyâ b. Dureys’e (ö. 203/819) göre Süfyân es-Sevrî’den de (ö. 161/778) üstündür.[68] Zehebî onu sika-sadûk, İbn Hacer ise sika-âbid olarak değerlendirmiştir.[69]

d) Atâ b. Sâib (ö. 136/753): Büyük muhaddislerden sayılmıştır.[70] İbn Sa’d sika kabul etmekle birlikte hafızasının bozulduğunu ve ömrünün sonlarında muhtelit olduğunu belirtmiştir.[71] Ahmed b. Hanbel de bu râvîyi sika-sika ve sâlih bir kimse olarak değerlendirir.[72] Yine Zehebî onu sika saymış[73], İbn Hacer ise muhtemelen ihtilâtı sebebiyle sadûk hükmünü vermiştir.[74] İbn Uleyye’nin (ö. 193/809) Atâ’nın zayıf olduğu kanaati[75] ise istisnai görünmektedir ve ondan ihtilâttan sonra hadis işitmesiyle[76] ilişkilendirilebilir.

e) Amr b. Meymûn (ö. 74/693): Yahyâ b. Maîn ve İclî sika kabul etmişlerdir.[77] Zehebî ise onun çok ibadet ettiğine vurgu yapmıştır.[78] İbn Hacer de meşhur muhadramlardan biri olduğunu belirtmiş ve sika-âbid olarak değerlendirmiştir.[79]

Râvîlerle ilgili bu bilgiler çerçevesinde mezkûr isnâdın sahih olduğu söylenebilir. Fakat Şuayb el-Arnaût bu isnâdı hasen kabul etmiştir ki[80] bunun Atâ b. es-Sâib’ten kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Fakat onun, Hammâd’ın Atâ’dan ihtilâttan önce hadis işittiğini ve geri kalan râvîlerin sika ve Şeyhân’ın ortak ricali olduğunu kaydetmesine rağmen bu hükmü vermesi tutarlı görünmemektedir. Nitekim Yahyâ b. Saîd el-Kattân, Atâ’nın ihtilâtından önceki hadisleri hakkında olumsuz konuşan bir kimseyi kesinlikle duymadığını belirtmiştir.[81] Yahyâ b. Maîn ve Ahmed b. Hanbel de onun bu tür hadislerinin sahih olduğu kanaatindedirler.[82] Bu değerlendirmelerin rivayetin sıhhatini teyit ettiği söylenebilir.

1.3.2. İmrân b. Husayn Tariki

“Yahyâ → Hasen b. Zekvân → Ebû Recâ el-Utâridî (İmrân b. Milhân) → İmrân b. Husayn.” isnâdlı bu rivayete göre İmrân b. Husayn Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bir topluluk Muhammed’in (s.a.s.) şefaatiyle cehennemden çıkar. Onlar cehennemlikler olarak isimlendirilirler.”[83] Bu rivayetin isnâdında yer alan râvîler hakkındaki bilgiler şöyledir:

a) Yahyâ b. Saîd el-Kattân: Büyük bir muhaddis ve cerh ta’dîl âlimidir. Nitekim Ahmed b. Hanbel onun güvenilirlikte zirvede olduğunu ve hadis ilminde onun bir benzerini görmediklerini söylemiştir.[84] Yahyâ’nın sika olduğu bilgisi yanında sadece sika râvîlerden hadis naklettiği tespiti de önemlidir.[85] Zehebî ilim ve ameldeki üstünlüğüne işaret etmiş, İbn Hacer ise sika, mutkın ve hâfız olduğuna ve hadis ilmindeki öncülüğüne vurgu yapmıştır.[86]

b) Hasen b. Zekvân (ö. ?): Yahyâ b. Maîn ve Ebû Hâtim tarafından zayıf kabul edilmiştir.[87] Nesâî de onun kavî olmadığı kanaatindedir.[88] Fakat Abdullah b. Mübârek ve Yahyâ b. Saîd el-Kattân gibi önemli muhaddislerin kendisinden rivayette bulunduğu da vurgulanmıştır ki[89] esasen söz konusu rivayeti ondan nakleden de Yahyâ b. Saîd el-Kattân’dır. Buna ilaveten Zehebî onu sâlihu’l-hadîs olarak değerlendirmiş[90], İbn Hacer ise sadûk olmakla birlikte hata da yaptığını söylemiştir.[91] Buhârî’nin bu râvîden mevzu bahis hadisi nakletmesi[92] onu güvenilir bulduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Yukarıda işaret edildiği üzere Hasen’den nakleden Yahyâ b. Saîd el-Kattân’ın sadece sika râvîlerden hadis naklettiği ayrıntısı[93], şeyhi hakkında bir ta‘dîl gayru sarîh olarak kabul edilirse bu da söz konusu isnâdın değerini artıracaktır.

c) Ebû Recâ el-Utâridî (ö. 107/725): Muhadramûna mensuptur ve sika bir râvîdir.[94] Yahyâ b. Maîn ve Ebû Zür’a onu sika kabul edenlerdendir.[95] Zehebî ilmî ve amelî üstünlüğünü gösteren değerlendirmeler yapmış, İbn Hacer de muhadram ve sika olduğunu kaydetmiştir.[96]

Hadisin râvîlerinden Hasen b. Zekvân hakkındaki çelişkili bilgiler nedeniyle söz konusu isnâdı doğrudan sahih veya zayıf saymak mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla isnâdı hasen kabul etmek ve şâhidi sayılabilecek diğer rivayetlerin desteğiyle rivayete sahih li-gayrihî hükmünü vermek mümkün görülebilir. Nitekim Şuayb el-Arnaût da bu rivayete aynı hükmü vermiştir.[97] Fakat onun Hasen b. Zekvân sebebiyle isnâdı zayıf saydığı da belirtilmelidir.[98]

1.3.3. Ebû Saîd el-Hudrî Tariki

“İsmâîl b. Uleyye → Saîd b. Yezîd → Ebû Nadra Münzir b. Mâlik → Ebû Saîd el-Hudrî” isnâdı ile nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemde ebediyen kalacak olan cehennemlikler orada ne ölürler ne de yaşarlar. Fakat günahları veya hataları sebebiyle kendilerine cehennem ateşi dokunan bir takım insanlar da vardır ki ateş onları tam anlamıyla öldürür, ta ki yanarak kömür olurlar ve (bundan sonra) kendilerine şefaat edilmesine izin verilir. Daha sonra onlar guruplar hâlinde getirilip cennet nehirlerine dağıtılırlar ve akabinde (cennet halkına): ‘Ey Cennetlikler! Şunların üzerine (cennet nehirlerinin) sularından dökünüz’ denilir. Bunun üzerine onlar (kendilerine su dökülünce) sel sularının taşıdığı toprakta filizlenen tohum gibi filizlenirler...”[99] Bu rivayetin isnâdını oluşturan râvîler hakkındaki bilgiler şöyledir:

a) İsmâîl b. Uleyye: Meşhur ve güvenilir bir muhaddistir. Nitekim Abdurrahmân b. Mehdî ve Yahyâ b. Maîn onun sika olduğunu söylemişler, Ahmed b. Hanbel ise hakkında ta‘dîlin en yüksek düzeyine delalet eden “güvenilirlikte/sağlamlıkta son nokta” ibaresini kullanmıştır.[100] Ebû Hatim de onu sika saymış ve ricâl konusunda titiz olduğunu söylemiştir.[101] Zehebî imâm-hüccet kabul etmiş, İbn Hacer ise sika-hâfız olduğunu belirtmiştir.[102]

b) Saîd b. Yezîd (ö. ?): Yahyâ b. Maîn[103], İclî[104], Zehebî ve İbn Hacer tarafından sika kabul edilmiştir.[105]

c) Ebû Nadra Münzir b. Mâlik: Yahyâ b. Maîn ve Ebû Zür’a bu râvîyi sika olarak değerlendirdikleri gibi Ahmed b. Hanbel’in de onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğini söylediği nakledilmiştir.[106] Ebû Nadra İclî, Zehebî ve İbn Hacer tarafından da sika kabul edilmiştir.[107]

Bu rivayeti Müslim de Saîd b. Yezîd’den nakleden râvî Bişr b. el-Mufaddal (ö. 187/802), ondan nakleden râvî Nasr b. Ali (ö. 250/864) olmak üzere tahrîc etmiştir.[108] Bu râvîlerden Nasr b. Ali hakkında Ebû Hâtim sika[109], İbn Hacer ise sika-sebt değerlendirmesi yapmışlardır.[110] Onun şeyhi Bişr b. el-Mufaddal, Yahyâ b. Maîn tarafından Basralı hadisçilerin en güvenilirlerinden biri kabul edilmiş[111],Ahmed b. Hanbel de bu râvî için “güvenilirlikte/sağlamlıkta son nokta” ifadesini kullanmıştır.[112] Ebû Hâtim ve Ebû Zür’a onu sika sayarken[113], Zehebî hüccet, İbn Hacer ise sika-sebt kabul etmiştir.[114]

Rivayeti İbn Mâce de Müslim’in isnâdı ile nakletmiştir. Fakat o, Nasr b. Ali ile birlikte diğer şeyhi İshâk b. İbrâhîm b. Habîb’in (ö. 257/871) ismini de zikretmiştir.[115] İbn Mâce’nin hadisi aldığı aynı tabakadaki bu râvîyi Ahmed b. Hanbel ve Ebû Hâtim sadûk[116], Nesâî ve İbn Hacer sika[117], Dârekutnî ise sika-me’mûn kabul etmiştir.[118]

İsnâdında yer alan râvîler hakkındaki mezkûr değerlendirmeler neticesinde bu rivayetin sahih olduğu söylenebilir. Nitekim Şuayb el-Arnaût’un tespitine göre de bu rivayet Müslim’in şartına göre sahihtir ve Ebû Nadra dışındaki râvîleri Buhârî’nin ve Müslim’in ortak râvîleri olup Ebû Nadra ise sadece Müslim’in râvîsidir ve bu râvîlerin tamamı sikadır.[119]

1.3.4. Enes b. Mâlik Tariki

“Ravh b. Ubâde → Yezîd b. Ebî Sâlih → Enes b. Mâlik.” isnâdlı bu rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bazı insanlar cehenneme girerler ve burada (yanarak) kömür gibi olduklarında cennete konulurlar. Cennet ehli ‘Bunlar kimdir?’ diye sorduklarında kendilerine ‘Bunlar cehennemliklerdir.’ diye cevap verilir.”[120] Mezkûr isnâdı oluşturan râvîler hakkındaki görüşler şöyledir:

a) Ravh b. Ubâde (ö. 205/820): Hakkında Yahyâ b. Maîn[121] ve İclî[122] sika değerlendirmesi yapmışlardır. Zehebî onun sika, meşhûr ve hâfız olduğunu söylemiş[123], İbn Hacer de sika ve fâzıl bir râvî olduğunu kaydetmiştir.[124]

b) Yezîd b. Ebî Sâlih (ö. ?): Yahyâ b. Maîn sika olarak değerlendirmiş, Ebû Hâtim ise onun hadisinde bir sorun bulunmadığını söylemiştir.[125] İbn Hibbân da bu râvîyi es-Sikât’ında zikretmiştir.[126]

Mezkûr bilgilere göre rivayet sahih kabul edilebilir. Nitekim söz konusu isnâd Şuayb el-Arnaût tarafından da Buhârî’nin ve Müslim’in şartlarına göre sahih olarak değerlendirilmiştir.[127] Öte yandan Ahmed b. Hanbel benzer bir metni Yezîd b. Ebî Sâlih’ten Vekî’ (ö. 197/812) vasıtasıyla da rivayet etmiştir.[128] Bu rivayet de Şuayb el-Arnaût tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir.[129] Enes b. Mâlik’ten “Ravh → Saîd b. Ebî Arûbe (ö. 156/773) → Katâde b. Diâme → Enes.” tarikiyle gelen başka bir rivayete göre ise Hz. Peygamber’in “Cennetlikler onları gördüklerinde ‘Bunlar cehennemliklerdir’ derler.”[130] cümlesi yer almaktadır. Bu rivayetin isnâdı da yine Şuayb el-Arnaût tarafından Buhârî’nin ve Müslim’in şartlarına göre sahih olarak değerlendirilmiştir.[131]

1.4. Buhârî’nin es-Sahîh’inde Yer Alan Rivayetler

1.4.1. Ebû Saîd el-Hudrî Tariki

“İsmâîl b. Abdillah → Mâlik → Amr b. Yahyâ el-Mâzinî → Babası (Yahyâ) → Ebû Saîd el-Hudrî” isnâdı ile nakledilen bu rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikten sonra Allah Teâlâ ‘Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman olanı cehennemden çıkarınız.’ der. Bunun üzerine bu kimseler simsiyah kesilmiş oldukları halde çıkarılırlar ve Hayâ yahut Hayât (tereddüt eden râvî Mâlik’tir) nehri içine atılırlar ve orada sel sularının getirdiği yığın içerisinde yetişen tohumun bittiği gibi biterler. Görmez misin, bunlar sapsarı ve kıvrımlı/kavisli olarak bitiverirler.”[132] Bu rivayetin isnâdını oluşturan râvîler hakkındaki değerlendirmeler şöyledir:

a) İsmâîl b. Abdillah (ö. 226/840): Buhârî ve Müslim yanında başka musanniflerin de hadis aldığı bir râvî olmakla birlikte hakkındaki değerlendirmeler onun sika bir râvî olduğunu tam olarak göstermemektedir. Nitekim Yahyâ b. Maîn onu sadûk kabul etmekle birlikte hıfzının zayıf olduğunu ve hadiste iyi olmadığını söylemiştir.[133] Yahyâ b. Maîn’e nispet edilen bir başka görüşe göre İsmâîl zayıf oluşunun yanında hadis hırsızlığı da yapmaktadır.[134] Ahmed b. Hanbel ise kendisinde bir sorun bulunmadığını söylemiştir ki[135] bu ta‘dîl ifadesi râvînin adâletini gösterse de zabtının kusursuz olmadığı anlamına da gelir. Ebû Hâtim de ona gaflet nispet etmekle birlikte yerinin doğruların arası olduğunu belirtir.[136] Fakat Ebû Hâtim’in, dayısı İmam Mâlik’ten naklinde “sebt”tir şeklinde farklı bir değerlendirmesi[137] daha vardır ki önemlidir. Zira bu hadisi dayısından nakletmiştir. Ayrıca Ebû Hâtim’in İsmâîl’i mutlak olarak sika saydığı da nakledilmiştir.[138] İbn Hacer ise sadûk olmakla birlikte hıfzından naklettiği hadislerde hataları bulunduğunu belirtmiştir.[139] Genel itibarîyle ta‘dîlin dördüncü mertebesiyle ta‘dîl edildiği görülen İsmâîl b. Abdillah hakkında farklı düzeylerde cerh ifadeleri de bulunmaktadır. Nitekim kendisinden nakledilen diğer görüşlerden oldukça farklı olarak Yahyâ b. Maîn’in “iki paralıktır” dediği nakledilir.[140] Nesâî ise bir yerde zayıf olduğunu söylemiş bir başka yerde de sika değildir demiştir.[141] Bu râvînin hadis uydurduğu ve “kezzâb” olduğu[142] değerlendirmeleri ise hakkındaki daha olumsuz kabulleri göstermektedir.

Yukarıda kaydedilen bilgilerin genelinden yola çıkarak söz konusu râvînin âdil olmakla birlikte zabtının zayıf olduğu söylenebilir. Fakat bu zabt kusuru anlaşıldığı kadarıyla hafif bir kusurdur ve hadisi zayıf değil en kötü ihtimalle hasen düzeyine düşürmektedir. Diğer rivayetlerin desteği dikkate alındığında ise bu rivayetin en azından sahîh li-gayrihî olduğu söylenebilir. Öte yandan Buhârî’nin ve Müslim’in, sadece sahih hadisleri derlemek amacıyla telif ettikleri eserlerinde bu râvîden hadis nakletmeleri kendisini sika olarak kabul ettiklerini göstermektedir. İsmâîl hakkındaki ağır cerh ifadelerinin ise istisnaî olduğu ve genel değerlendirmeler karşısında bir etkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ricâl tenkidinde varılan sonuçların en nihayetinde ictihâda dayandığı dikkate alındığında râvîler hakkındaki, kimi zaman birbirinden oldukça farklı değerlendirmeler normal karşılanmalıdır. Nitekim her münekkit ulaştığı bilgiye göre, bazen de aynı münekkit farklı zamanlarda ulaştığı farklı bilgilere göre değerlendirme yapmaktadır.

b) Mâlik b. Enes (ö. 179/795): Güvenilirliği şöhret yoluyla sabit büyük muhaddislerdendir.[143] İbn Hacer onu hicret yurdunun imamı, hadis naklinde güvenilir olanların öncüsü ve yine bu konuda sıkı/titiz davrananların büyüklerinden biri ifadeleriyle övmüştür.[144] 

c) Amr b. Yahyâ el-Mâzinî (ö. 140/757): Hakkında Yahyâ b. Maîn “sâlih”, Ebû Hâtim ise bir kere “sâlih” bir kere de “sika” olduğu yönünde değerlendirme yapmıştır.[145] İclî, Zehebî ve İbn Hacer de onun sika olduğu görüşündedirler.[146]

d) Yahyâ b. Umâra (ö. ?): İbn Hibbân kendisine es-Sikât’ında yer vermiş[147], Zehebî ve İbn Hacer de sika olarak değerlendirmiştir.[148]

Öte yandan bu rivayetin, anlama etki etmeyen bazı küçük lafız farklarıyla birlikte Tahâvî tarafından tahrîc edilen farklı bir isnâdı daha bulunmaktadır ki şöyledir: “Fehd b. Süleymân (ö. 275/888) → Amr b. Avn el-Vâsitî (ö. 225/839) → Hâlid b. Abdillah (ö. 179, 182/795, 798) → Amr b. Yahyâ → Babası (Yahyâ) → Ebû Saîd el-Hudrî”[149] Bu isnâdda Amr b. Yahyâ’dan nakleden râvî Hâlid b. Abdillah, Ahmed b. Hanbel tarafından sika ve dininde sâlih, Ebû Hâtim tarafından da sika ve sahîhu’l-hadîs olarak değerlendirilmiştir.[150] Hakkında Zehebî sika-âbid, İbn Hacer ise sika-sebt ifadelerini kullanmıştır.[151] Hâlid’in talebesi Amr b. Avn ise İclî tarafından sika olarak kabul edilmiştir.[152] Ebu Hâtim onun sika-hüccet olduğunu belirtmiş, Ebû Zür’a ise ondan daha sağlamını çok az gördüğünü söylemiştir.[153] Zehebî hâfız olduğunu kaydetmiş, İbn Hacer ise bu râvîyi sika-sebt olarak değerlendirmiştir.[154] Amr’ın talebesi ve Tahâvî’nin şeyhi konumundaki Fehd hakkında da sika-sebt olduğu değerlendirmesi yapılmıştır.[155] Bu bilgilere göre isnâdın sahih olduğu söylenebilir. Nitekim muhakkik Şuayb el-Arnaût bu rivayetin Buhârî’nin ve Müslim’in şartlarına göre sahîh olduğunu belirtmiştir.[156] Ayrıca mezkûr isnâd, Hâlid b. Abdillah’ın Amr’dan nakletme hususunda İmam Mâlik’e mutâbaat etmiş olduğunu göstermesi bakımından yukarıda ilk kaydedilen isnâdı desteklemektedir.

1.4.2. Enes b. Mâlik Tariki

“Müslim b. İbrâhîm → Hişâm → Katâde → Enes” isnâdıyla nakledilen bu rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Lâ ilâhe illallâh deyip de kalbinde arpa tanesi ağırlığınca hayır bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. Lâ ilâhe illallâh deyip de kalbinde buğday tanesi ağırlığınca hayır bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. Lâ ilâhe illallâh deyip de kalbinde zerre ağırlığınca hayır bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.” Buhârî bu rivayeti naklettikten sonra “Ebân → Katâde → Enes” tarikiyle gelen başka bir metinde “hayır” yerine “iman” kelimesinin geçtiğini kaydetmiştir.[157] Önceki isnâdı oluşturan râvîler hakkındaki değerlendirmeler şöyledir:

a) Müslim b. İbrâhîm (ö. 222/837): İclî sika olarak değerlendirmiştir.[158] İbn Hibbân es-Sikât’ında onu zikretmiş ve mutkın râvîlerden olduğunu belirtmiştir.[159]Zehebî hâfız, İbn Hacer ise sika-me’mûn kabul etmiştir.[160]

b) Hişâm b. Ebî Abdillâh ed-Destüvâî (ö. 153/770): İbn Sa’d sika-sebt-hüccet olduğunu söylemiştir.[161] Vekî‘ b. el-Cerrâh onu sebt kabul etmiş, Yahyâ b. Saîd el-Kattân ise bir hadisi ondan işittikten sonra başkasından dinlemeye önem vermemiştir.[162] Ali b. el-Medînî sebt[163], İclî sika-sebt olduğunu belirtmiştir.[164] Ebû Dâvûd (ö. 275/889) ise onu hadis ilminde müminlerin emîri sayar.[165] Zehebî hâfız-hüccet, İbn Hacer sika-sebt olduğu kanaatindedirler.[166]

c) Katâde b. Diâme (ö. 117/735): İbn Sa’d’ın görüşü sika-me’mûn ve hadiste hüccet olduğu yönündedir.[167] Yahyâ b. Maîn ve İclî de onun sika olduğunu söylemişlerdir.[168] Zehebî hâfız-sika-sebt, İbn Hacer ise sika-sebt olarak değerlendirmiştir.[169]

Râvîler hakkındaki mezkûr bilgiler çerçevesinde bu rivayetin sahih olduğu anlaşılmaktadır.

2. Rivayetlerin Metin Değerlendirmesi

Müslüman olmakla birlikte bazı günahlar işleyen kimselerin cehennemde cezasını çektikten sonra cennete konulacağına dair çeşitli rivayetlerin hem aynı sahâbîden değişik metinlerle ve isnâdlarla hem de başka sahâbîlerden birbirinden farklı metinlerle nakledildiği görülmüştür. Burada Ebû Saîd el-Hudrî’den üç tarikle nakledilen rivayetlerin muhteva yönüyle aynı olmakla birlikte metin olarak önemli farklılıklar ve ilave bilgiler içermesi bir problem olarak görünmektedir. Nitekim Atâ b. Yesâr tarikiyle gelen mufassal rivayette cehenneme giden ve oradan çıkarılan müminlerin namaz kılan, oruç tutan ve hacceden, yani temel dinî vecibeleri yerine getiren kimseler oldukları bildirilmiştir ki Ebû Nadra ve Yahyâ tariklerinin metinlerinde bu ayrıntı bulunmamaktadır. Cehennemden çıkarılan kimselerin imanının asgarî düzeyi hakkındaki kısım ise Ebû Nadra metninde bulunmayıp diğer iki metinde vardır. Şefaat kavramı ise sadece Ebû Nadra metninde yer almaktadır. Bu belirgin farklılıkların çözümü noktasında Ebû Saîd el-Hudrî’nin söz konusu rivayetleri hem mufassal hem de muhtasar halleriyle Hz. Peygamber’den duymuş olduğu ve bunları öğrencilerine bu şekilde aktardığı yönünde bir değerlendirme yapılabilir. Câbir b. Abdillah, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Mes‘ûd ve İmrân b. Husayn’dan nakledilen metinlerde de bazı farklılıklar ve ilave bilgiler bulunduğu görülmektedir. Bunlar cehenneme girişin işlenen günahlar sebebiyle olduğu, cehennemden çıkarılanların cennet nehirlerinde yıkandıkları, bunların cehennemlikler olarak isimlendirildikleri ve “Lâ İlâhe İllallâh” diyen kimseler oldukları şeklinde özetlenebilir. Bu farklılıkların da mezkûr sahâbîlerin konuyu muhtasar-mufassal olarak veya muayyen yönleriyle nakletmelerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla söz konusu rivayetler arasındaki bu durumu mutlaka bir kısmının şâz bir kısmınınsa mahfûz olduğu şeklinde yorumlamak gerekmediği düşünülebilir. Nitekim Hz. Peygamber’in, ashâbı eğitme sürecinde her bilgiyi sadece bir kere verdiği iddia edilemeyeceği gibi bunları sadece bir yönleriyle ve muhtasar olarak aktardığı da düşünülemez. Değişik zamanlarda ve mekânlarda Hz. Peygamber’in anlatımlarının içeriğinin çeşitlendiği ve zenginleştiği var sayılabilir ki konu, âhirette meydana gelecek olaylarla ilgili mahiyeti itibariyle buna müsait görünmektedir.[170]

Öte yandan söz konusu metin farklılıklarının sahâbe, tâbiîn veya diğer tabakalardaki râvî tasarruflarından kaynaklanmış olması da ihtimal dâhilindedir. Bu tasarrufların ihtisar ve taktî‘ gibi bilinçli olarak yapılmış olması mümkün olduğu gibi bunlar bazı zabt kusurlarıyla da ilgili olabilir. Nitekim en güvenilir hadis râvîlerinin dahi bazı hatalar yapabileceği, insan olmalarının gereği normal kabul edilmiştir. Ayrıca bu durum hadislerin mana ile nakledilmelerinin caiz görülmesiyle de ilgili olup bu yöntem muhaddislerin, fıkıhçıların ve usulcülerin çoğunluğuna göre anlamı bozmamak gibi bazı şartlar çerçevesinde caiz görülmüştür.[171] Mevzu bahis olan hadislerin ise bazı müminlerin cezalarını çektikten sonra cehennemden çıkarılacakları ve cennete konulacakları yönünde ortak bir anlam taşıdıkları görülmektedir.

3. Rivayetlerin Muhteva Değerlendirmesi

Cehennemden çıkışın imkânını haber veren rivayetlerin doğru anlaşılması açısından iki temel meselenin ele alınması önem taşımaktadır. Bunlar cehennemde kalış süresinin sınırlılığı veya sonsuzluğu ile Müslümanların dinî bilinç ve yaşantı düzeyleri bakımından farklılıklarının imkânı, başka bir ifadeyle dinin bunu normal olup olmaması bakımından nasıl değerlendirdiği meseleleridir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetlerinde cennetlikler ve cehennemliklerden bahsedilmiş ve yukarıda da işaret edildiği üzere bunların bulundukları yerde ebediyen kalacakları söylenmiştir. Esasen Kur’an, cehennemden çıkması muhtemel bir zümreden bahsetmek bir yana bu yöndeki bir arzunun ve çabanın sonuçsuz kalacağını da bildirmiştir.[172] Fakat ilgili âyetlerin inkârcılar hakkında olduğu bunların zahirî anlamlarından, siyak ve sibakından anlaşılmaktadır. Dolayısıyla cezasını çeken müminlerin cehennemden kurtulmalarının önünde Kur’an’a göre bir engel bulunmadığı düşünülebilir.

Kur’ân-ı Kerîm cehennemde belirli/sınırlı bir süre kalınacağı inancına en açık şekilde Yahudilerin bir iddiası bağlamında yer vermiştir. Buna göre Yahudiler sayılı birkaç gün dışında kendilerine cehennem ateşinin dokunmayacağını söylemişlerse de onlara, bu hususta Allah tarafından verilen bir söz veya güvence olmadığı hatırlatılmıştır.[173] Fakat bu âyetlerin Yahudilerle ilgili olduğu ve Müslümanların cehennemde belirli bir süre ceza çekme konusunda onlardan farklı bir konumda bulunduğu söylenebilir. Nitekim şefaat ile ilgili bazı âyetler[174] ve bu çalışmanın konusu olarak yukarıda incelenen hadisler bu düşünceyi destekler mahiyettedir.

Öte yandan Kur’an’daki bazı âyetler müminler de dâhil olmak üzere insanların âhirette bağışlanıp bağışlanmamaları hususunda açıklık bulunmadığı ve hiçbir zümrenin bu konuda garantisi olmadığı fikrini vermektedir. Örneğin Allah’ın razı olduğu müminlerin niteliklerinden peş peşe bahseden çeşitli âyetler içerisinde onların, rablerinin azabından korkan kimseler oldukları çünkü bunun güvende bulunulacak bir azap olmadığı bildirilmektedir.[175] Hz. Osman’a (r.a.) (ö. 35/656) isnat edilen “Şayet ben cennetle cehennemin arasında bulunsam ve hangisine götürülmemin emredileceğini bilmesem, hangisine gideceğimi öğrenmeden önce kül olmayı tercih ederdim.”[176] şeklindeki söz bu yaklaşıma örnek verilebilir. Bir başka âyet ise Allah’ın, kendisine ortak koşulmasını asla affetmeyeceğini bunun dışındaki günahları dilediği kimseler için bağışlayacağını bildirmiştir.[177] Şirkin karşısında konumlandırılması açısından diğer günah sahiplerinin Müslümanlar olduğu tahmin edilebilirse de “dilediği kimseler” ifadesi önemlidir ve bunların özelde hangi Müslümanlar olacağı konusunda bir kapalılık bulunduğunu ve affedilme veya cezalandırılma hususunda durumlarının Allah’ın iradesine kaldığını göstermektedir.

Kur’an’ın, cennetlikler ve cehennemliklerle ilgili kesin hükümlerinin benzerinin bazı rivayetlerde de yer aldığı görülmektedir. Buna göre cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikten sonra bir münâdî bunların arasında kalkarak her iki zümre için de ölüm olmadığını artık ebedîliğin bulunduğunu bildirecektir.[178] Bir başka rivayet ise bu seslenişten sonra cennetliklerin sevincinin, cehennemliklerin ise hüznünün arttığından bahsetmektedir.[179] Bu bağlamda Hz. Peygamber’in İkinci Akabe Biatı’nda Ensar’a söyledikleri de zikredilmelidir. Buna göre o (s.a.s.) şirk, hırsızlık, zina, çocuklarını öldürmek ve iftira günahlarından uzak durma konusunda biat aldıktan sonra bunlardan birini işleyen ve cezasını had cezalarından biriyle dünyada çeken kimseler için bunun bir kefaret olduğunu söylemiştir. Günahı ortaya çıkmayan ve hukuken bir ceza almayan kimsenin âhiretteki durumunun ise Allah’a kaldığını, dilerse cezalandıracağını dilerse de bağışlayacağını belirtmiştir.[180] Günahkâr Müslümanların akıbetiyle ilgili bu ihtimalli durumun yukarıda zikredilen âyetlerin muhtevasıyla örtüştüğü söylenebilir.

Kur’an’daki bazı âyetler de konuyla ilgili görünmektedir. Bunlar cennetliklerle cehennemlikler arasında geçen bazı konuşmalardan ve bu iki zümrenin arasında, a‘râf denilen bir yerde[181] bulunan kimselerden bahsetmektedir.[182] Bunlar hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri görmektedirler ve bu iki gruba bazı sözler söylemektedirler. A’râftakilerin cennetliklere selam vermeleri[183], gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiğinde ise zalimler topluluğu ile beraber olmamak için Allah’a dua etmeleri[184] kendilerinin Müslüman kimseler oldukları fikrini vermektedir.Yine onların cehennemliklere hitaben, çokluklarının ve büyüklük taslamalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını söylemeleri ve Allah’ın rahmetine asla kavuşamayacaklarına yemin ettikleri Müslümanların bu gün cennette korku ve üzüntüden uzak bir hayat yaşadıklarını belirtmeleri de[185] böyle yorumlanabilir. Nitekim a‘râftakilerin kimliği hakkındaki çeşitli görüşler içerisinde, bunların günahları ve sevapları eşit Müslümanlar olduğu görüşünün daha fazla kabul gördüğü anlaşılmaktadır.[186] Ayrıca bu fikri temellendiren bir rivayet de bulunmaktadır. Buna göre Hz. Peygamber kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın teraziyi ortaya koyacağını, iyiliklerin ve kötülüklerin tartılacağını, iyilikleri fazla gelenlerin cennete, kötülükleri çok çıkanların ise cehenneme gireceklerini söylemiştir. Kendisine kötülükleri ve iyilikleri eşit gelen kimsenin durumu sorulduğunda ise Hz. Peygamber, bunların a’râf halkı olduklarını, cennete henüz girmemekle birlikte bunu ümit ettiklerini[187] söylemiştir.[188] Rivayetin sonunda yer alan âyet hem bizatihi anlamıyla hem de zikredildiği bağlam itibariyle söz konusu zümrenin Müslümanlar olduğunu düşündürmekle birlikte anlaşıldığı kadarıyla bunların akıbetlerine delalet etmemektedir. Öte yandan surenin, a‘râftakilerden bahseden kısmının sonunda bu zümre hakkında nasıl hüküm verildiğine ve en nihayetinde cennete veya cehenneme gönderildiklerine dair bilginin yer almaması da bir başka dikkat çekici husustur.

Günahkâr veya günahları ve sevapları eşit Müslümanlar hakkında Kur’an’da ve hadislerde yer alan bilgiler genel anlamda yukarıda zikredilen şekildedir. Bununla birlikte söz konusu Müslümanlar hakkındaki mezkûr bilgilerin, onların cezalarını çektikten sonra cennete gitmelerine teorik olarak engel teşkil etmediği söylenebilir. Nitekim bu konuda çeşitli rivayetler de bulunmaktadır. Bunlar mevkûf olmakla birlikte sadece Hz. Peygamber’in haber vermesiyle bilinebilecek âhiret ahvâlinden bahsetmeleri bakımından hükmen merfû sayılabilirler. Bu rivayetlerden biri özetle a’râf halkının en nihayetinde cennete konulacaklarını, burada diledikleri her şeyin ve bunun yetmiş katının kendilerine verileceğini ve bu halde dahi onların cennetin miskinleri olduklarını haber vermektedir.[189] Bir başka rivayet ise a’râf halkının, iyilikleri nedeniyle cehennemden kurtulan fakat günahları nedeniyle de cennete giremeyen bir topluluk olduğunu, cehennemlikleri gördüklerinde yaptıkları “Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber etme.” şeklindeki duanın kabul olunmasıyla Allah’ın onlara “Kalkın cennete girin. Muhakkak ki sizi bağışladım.” dediğini bildirmektedir.[190] Âlimler de ekseriyetle a’râftaki kimselerin en nihayetinde cennete gidecekleri görüşündedirler.[191] Anlaşıldığı kadarıyla bağışlanmaları konusundaki kapalılık veya ihtimalli durum bütün müminleri ilahî buyruklar hususunda hassas davranmaya teşvik içindir. Fakat bu hüküm, en azından bazı günahlar açısından çok açık görünmemektedir. Nitekim bazı âyetler söz konusu günahları işleyenlerin cehennemde ebediyen kalacaklarından bahsetmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, miras hukuku bağlamında çeşitli oranların zikrini müteakiben bu hükümlerin Allah’ın koyduğu sınırlar olduğu ve Allah’a ve Peygamber’ine itaat edenlerin cenneti hak ettiği, isyan eden ve bu sınırları aşanların ise ebedî kalmak üzere cehennem ateşine konulacağı bildirilmiştir.[192] Miras ahkâmıyla mükellef olanların Müslümanlar olması bakımından bu âyetin onlara seslendiği anlaşılmaktadır. Fakat cehennemde ebedî kalmanın sırf Allah Teâlâ’nın tayin ettiği oranlara riayet etmemekle değil, bunlara rıza göstermemekle ve reddetmekle ilgili olduğu yorumu da yapılmıştır ki[193] günahtan çok küfrü çağrıştırmaktadır. Bir mümini kasten öldürmenin cezasının içinde ebedî kalınacak cehennem, Allah’ın gazabı ve laneti olduğunu haber veren âyet de[194] sebeb-i nüzûlünden ve âlimlerin konuyla ilgili yapmış oldukları değerlendirmelerden anlaşıldığına göre Müslümanlar hakkındadır.[195] Ancak bu da şirkin dışındaki günahların bağışlanacağı[196] esasından hareketle Allah Teâlâ’nın affetmemesi durumunda cezanın böyle olduğu fakat onları affedeceği şeklinde yorumlanmıştır.[197] Âlimlerin çoğunluğu da söz konusu günahı işleyen Müslümanlar için tövbe kapısının açık olduğu kanaatindedir.[198]

 Öte yandan Hz. Peygamber, kalbinde hardal tanesi ağırlığında kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini bildirmiştir.[199] Onun, kibri hakkı/hakikati kabul etmeye yanaşmamak ve insanları hor görmek şeklinde açıkladığı da görülmektedir.[200] Söz konusu ahlakî zaaflar ise kendisini Müslüman olarak tanımlayan kimselerde de zaman zaman gözlemlenmektedir. Dolayısıyla onların da cennete giremeyecekleri akla gelebilir. Bununla birlikte kibirlilerin cennete giremeyeceği ifadesi, her muvahhidin cennete er veya geç mutlaka gireceği temel inancından hareketle, cezasını çekmeden giremez veya muttakilerle birlikte ilk aşamada giremez şeklinde yorumlanmıştır.[201] Diğer taraftan bu ve buna benzer rivayetleri ahlakî erdemlerde zirveyi hedef gösterdiği şeklinde yorumlamak da mümkün görünmektedir. Mezkûr anlam dikkate alındığında müminlerin dinî bilincinin farklı seviyelerde olabileceği, imanî ve ahlakî olgunluklarının farklı düzeylerde bulunabileceği ve bunun imanın esasına zarar vermeyeceği sonucuna varılabilir. Konumuzla ilgi hadislerin doğru anlaşılması bakımından bu tespit oldukça önemlidir. 

Kur’ân-ı Kerîm müminleri, dinî bilinçleri ve bu çerçevede gelişen yaşantıları bakımından genel itibariyle üç sınıfa ayırmıştır. İlgili âyet Allah’ın, seçtiği bazı kullarını kitaba mirasçı kıldığını, onlardan kiminin kendisine zulmettiğini, kiminin orta bir durumda olduğunu, kiminin de Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçtiğini haber vermektedir.[202] Hz. Peygamber’in bu âyette geçen sınıfların tamamının cennette olduğunu[203] veya tamamının bu ümmetten olduğunu[204] söylediği nakledilmiştir. Yine onun, bu ümmetin öncülerinin zaten önde olduğunu, orta durumda olanlarının kurtulduğunu, kendisine zulmedenlerinin ise günahlarının bağışlandığını[205] söylediği de rivayet edilmektedir. İbn Abbâs’ın (ö. 68/687-88) ise Kur’an’da bahsedilen bu kimselerin Muhammed ümmeti olduğunu, Allah Teâlâ’nın, indirdiği bütün kitaplara onları vâris kıldığını, onların zalim olanlarının bağışlanacağını, orta yolda olanlarının kolay bir hesaba çekileceğini hayırda öne geçenlerinin ise hesaba çekilmeden cennete gireceklerini[206] söylediği nakledilmiştir. Bu noktada, zalim olanların günahlarının bağışlanmasının tövbe şartına bağlı olduğunu söyleyen âlimler olmuşsa da[207] hadisteki ifadenin mutlak olduğu anlaşılmaktadır. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü de bu rivayetler çerçevesinde şekillenmiş, onlar âyette geçen “kitâb” dan maksadın Kur’an-ı Kerîm olduğunu ve üç sınıf insanın müminleri ifade ettiğini söylemişlerdir.[208]

Kur’an bazen farklı yerlerde bazen de peş peşe olmak kaydıyla örnek Müslümanların, inanç, ibadet ve ahlak olmak üzere çeşitli sahalardaki vasıflarından bahsetmektedir. Buna göre onlar gayba, önceki kitaplara ve Kur’an’a inanırlar, âhirete inançları da yakîn üzeredir.[209] Namazı huşû içinde ve aksatmadan kılarlar.[210] Geceleri ibadetle geçirirler ve mütevazıdırlar.[211] Kendilerine verilen rızıklardan başkaları için harcarlar.[212] Bu hususta ne müsriftirler ne de cimridirler, orta yolu tutarlar.[213] Faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler, zekâtı verirler, ırzlarını korurlar.[214] Emanetlere riayet ederler ve verdikleri sözlere sadıktırlar.[215] Yalancı şahitlikte bulunmazlar, Kur’an’ın emirlerine karşı duyarlıdırlar, lakayt davranmazlar.[216] Allah’tan başkasına dua etmezler, cana kıymazlar, zina yapmazlar.[217] Yine bunlar takva sahibidirler ki birçok âyette cennet özellikle bu vasfa sahip müminlere müjdelenir.[218] Takvanın ise hadislerde, harama düşme korkusuyla mubah olan şeyleri dahi terk etmek anlamına geldiği[219] ve dolayısıyla üst düzey bir dinî hassasiyeti ifade ettiği görülmektedir. Mezkûr vasıflardan bir kısmı tüm Müslümanların sahip olması gereken temel özellikler olmakla birlikte bazıları da hayırlı işlerde öncü kabul edilenlerin niteliği görünümündedir.

Orta yolu tutanları (muktesid) “sâlih amelle kötü ameli birbirine karıştıranlar”[220] olarak tanımlayan görüş dikkate alınırsa bu zümre de önemli olmakla birlikte söz konusu âyette konumuz açısından daha önemli olan “kendisine kötülük edenler” olarak isimlendirilen gruptur. Nitekim bunlar bazı farzları terk eden ve bazı haramları işleyen kimseler[221] olarak tanımlanmaları bakımından diğer sınıflar kadar dinî hassasiyetleri bulunmamakla birlikte hem ilgili âyete hem de onu izah eden rivayetlere göre İslâm ümmetinin bir parçası sayılmışlardır. Yine, kendilerine kötülük edip aşırı giden kulların Allah’ın rahmetinden umudunu kesmemesi gerektiğini ve onun günahların hepsini bağışlayacağını[222] bildiren âyetin de, müşrikler hakkında indiğine dair bazı rivayetler[223] varsa da hem inkârcılar hem de Müslümanlar içerisindeki bütün asileri kapsadığı anlaşılmaktadır.[224] Mezkûr âyetler ve bunlarla ilgili değerlendirmeler âhirette günahkâr Müslümanların cezalandırıldıktan sonra bağışlandığı muhtevasındaki hadislerle uyumludur. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerîm’de cehennemden çıkarılacak bir zümreden açıkça bahsedilmemiş olmasını, söz konusu hadislerle Kur’an arasında bir teâruz bulunduğu şeklinde yorumlayarak ilgili hadisleri bu zaviyeden zayıf sayan yaklaşım isabetli görünmemektedir. Nitekim daha önce de belirtildiği üzere Kur’an’da cehennemden çıkarılacağı bildirilen bir zümreden bahsedilmemesi, Kur’an’ın bunların varlığını reddettiği anlamına gelmese gerektir. Bu bakımdan konunun bir yönüyle hadislerin Kur’an karşısındaki konumu ve Kur’an’ı doğru anlama noktasında sahip olduğu etkiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Mevzu bahis hadislerin, Kur’an’ın, inanç durumuna göre insanların âhirette karşılaşacakları mükâfat veya ceza konusundaki genel ifadelerini tahsis, mutlak ifadelerini takyid veya mücmel olanları tafsil ettiği söylenebilir. Bu örnek Yahyâ b. Kesîr’e (ö.129/746) isnat edilen “Sünnet Kur’an’a kâdîdir, Kur’an ise, sünnete kâdî değildir.”[225] şeklindeki söz veya düşünce biçiminin doğruluk değeri açısından önemlidir. Bu ifade geleneksel Kur’an-sünnet ilişkisi dikkate alındığında maksadını aşan uç bir ifade gibi görünmekle birlikte yukarıda da işaret edildiği üzere temelde sünnetin Kur’an’ı tefsir edici özelliğine atıfta bulunduğu yönünde yorumlanmıştır.[226] Öte yandan âhiret ahvali hakkındaki böyle bir meselede Hz. Peygamber’in kendi ictihadıyla söz söylemesi mümkün görünmemektedir.[227] Dolayısıyla bu husus ona gayr-i metluv vahiy[228] yoluyla bildirilmiş olmalıdır. Bu bakımdan konu “Bana Kur’an ile birlikte onun bir misli daha verildi.”[229] hadisini veya Hz. Peygamber’e Kur’an ile birlikte hikmetin de verilmiş olduğu[230] hususunu açıklar mahiyettedir.

Mevzu bahis olan rivayetlerin tevâtür düzeyine ulaşmıyor olmaları gerekçesiyle cehennemden kurtuluşun mümkün olduğu fikrinin temellendirilemeyeceği şeklindeki yaklaşım da[231] isabetli görünmemektedir. Nitekim tespit edilen rivayetler her ne kadar hadis usulü ilminin ölçütlerine göre mütevâtir haber seviyesine ulaşmamış olsalar da bunların sıhhat şartlarını taşıyor olmaları, cehennemde cezasını çektikten sonra buradan çıkarılacak mümin bir zümrenin varlığı hakkında bize açık bir kanaat vermektedir. İtikâdî meselelerde sadece mütevatir haberin hüccet olabileceği yaygın bir bilgi olmakla birlikte haber-i vâhidin bu konularda delil olarak kullanılabileceği görüşü de birçok âlim tarafından savunulmuştur ve İslâm itikadının birçok meselesi haber-i vâhidlerle sabit olmuştur.[232] Öte yandan incelenen rivayetlere benzer başka rivayetler dikkate alındığında, tevâtür konusu yine tartışmaya açık olmakla birlikte cehennemden çıkış imkânının daha da pekişeceği düşünülebilir. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Peygamber, kalpten inanarak Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik edenlerin cennete gireceğini insanlara müjdelemesini Ebû Hüreyre’ye (ö. 58/678) emretmiştir. Ebû Hüreyre öncelikle Hz. Ömer (ö. 23/644) ile karşılaşmış ve Hz. Ömer onun bu müjdeyi vermesine mani olmuştur. Daha sonra Hz. Peygamber’in yanına gitmişler ve Hz. Ömer bu müjdeyi vermeyi emredip emretmediğini O’na (s.a.s.) sormuştur. Hz. Peygamber’in “Evet.” demesi üzerine de “Yâ Resûlallah! Böyle yapma. Ben insanların buna güvenmesinden korkuyorum. Bırak onları amel etsinler.” demiştir. Hz. Peygamber de “O zaman insanları kendi hallerine bırakın.” buyurmuştur.[233] Diğer bir rivayete göre de Hz. Peygamber Muâz b. Cebel’e (ö. 18/639), Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun Rasûlü olduğuna kalben tasdik ederek tanıklık eden herkesi Allah’ın mutlaka cehenneme haram kılacağını haber vermiştir. Bunun üzerine Muâz (r.a.) bu müjdeyi insanlara duyurup onları sevindirmek için Hz. Peygamber’den izin istemiş fakat o (s.a.s.), buna güvenecekleri endişesiyle izin vermemiştir. Muâz (r.a.) ölmek üzereyken sorumluluktan kurtulmak için bu hadisi insanlara aktarmıştır.[234]

Mevzu bahis rivayetler İslâm düşünce tarihinde erken dönemlerden itibaren tartışılan, büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebîre) akıbeti meselesinin çözümünde de kanıt olarak kullanılmıştır. Bu noktada Mutezile, Hâriciyye ve Mürcie gibi çeşitli mezheplerin bazı fikirler ileri sürdükleri, Ehl-i sünnetin de birbiriyle oldukça zıt görünen bu fikirleri dengelemeyi hedeflediği görülmektedir.[235] Ehl-i sünnet, günahkâr Müslümanların cehennemden çıkarılacağına dair rivayetleri, bu vasıftaki Müslümanların cehenneme girmelerinin imkânsız olmadığını göstermesi bakımından “İmân olduğu sürece isyan zarar vermez ve asi de olsa Müslüman hiçbir zaman cehenneme girmez.[236] diyen Mürcie aleyhine kullanmıştır. Ehl-i sünnet yine aynı rivayetleri Müslümanların cehennemden çıkma imkânını haber vermesi bakımından da tövbe etmeden ölen asi Müslümanların cehennemde ebediyen kalacağını düşünen Mutezileye karşı kullanmıştır.[237]

Şefaat meselesi de söz konusu rivayetlerin muhtevasıyla doğrudan ilgilidir. Kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen sâlih kulların müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması anlamındaki şefaat[238], Mutezile ve Revâfız gibi çeşitli mezhepler tarafından reddedilse de Ehl-i sünnet düşüncesinde genel kabul görmüştür.[239] Şefaatten bahseden bazı Kur’an âyetleri, iman sahiplerinin cehennemden çıkarılacağını bildiren rivayetlerle ilişkilendirilmiş ve bazı müminlerin cehenneme girdikten sonra haklarında şefaatin gerçekleşeceği ve böylece bunların cehennemden kurtulacakları yorumu yapılmıştır.[240] Esasen şefaat, incelenen rivayetlerin bazılarında kavram olarak da yer almaktadır ki[241] bu bakımdan yorum yoluyla kurulan bir ilişkiye gerek kalmamaktadır.

Tespit edilen rivayetlerin dinî emirlere karşı duyarsızlığı normalleştirmemesi ve Kur’an’ın ortaya koyduğu örnek Müslüman modeliyle uyumlu bir şekilde anlaşılması önem arz etmektedir. Bu noktada cehennemden çıkışın ölçütü olarak sunulan “hardal tanesi ağırlığında iman” ifadesi üzerinde durulmalıdır. Mezkûr ifade imanın azlığa ve çokluğa uygun mahiyette olduğunu göstermektedir ki bu mesele kelâm ilminde imanın artması ve eksilmesi başlığı altında tartışılmış ve farklı sonuçlara varılmıştır.[242] Söz konusu rivayetlerle birlikte konuyla ilgili ayetler de[243] dikkate alındığında imanın artmayı ve eksilmeyi kabul eden bir doğası olduğu neticesine ulaşılabilir. Fakat azlık, çokluk, ağırlık, hafiflik gibi kavramların göreceli kavramlar olduğu gözden kaçmamalıdır. Bu asgarî iman düzeyinin ilk bakışta ve özellikle günümüzde kendini Müslüman olarak tanımlamakla birlikte amelî ve ahlâkî yükümlülükler bakımından özensiz bir tutuma karşılık geldiği zannedilebilir. Fakat yukarıda incelediğimiz hadislerden birinde cehenneme giden ve sonra buradan çıkarılanların namaz kılan, oruç tutan ve hacceden Müslümanlar olduğu bildirilmişti. Bu bakımdan söz konusu imanın neye tekabül ettiğine, bir başka ifadeyle sahibinin, ahlakî erdemler ve amelî yükümlülükler itibariyle hangi düzeyde bulunduğuna dair kesin bir bilgiye ulaşmak hem konunun dinin temel kaynaklarındaki işleniş tarzı nedeniyle hem de bizi çevreleyen fizik evrenin sınırlılıkları içerisinde mümkün görünmemektedir. Söz konusu belirsizliğin, kendisini Müslüman olarak tanımlayan bütün bireyleri âhiretteki durumları hakkında daima temkinli olmaya ve dinî ve ahlakî yükümlülükler konusunda hassas davranmaya yönelttiği anlaşılmaktadır. Örnek Müslümanların kendilerini Allah’ın azabına karşı güvende hissetmediklerini bildiren Kur’an âyetinin[244] bundan bahsettiği söylenebilir. İslâm inancında, özellikle Hristiyanlıkta olduğu gibi henüz bu dünyada mensuplarına bağışlandıklarının garantisini veren bir uygulama veya din adamları topluluğu[245] bulunmadığı için ilahî affa kavuşmak hususundaki bu temkinli tutum kaçınılmaz olmaktadır.

Müminlerin cehennemden çıkışının imkânı meselesinde farklı bir yaklaşım daha vardır. Buna göre onlar, kendilerine cennet müjdelenen mümtaz kimseler oldukları için, süresi veya sebebi ne olursa olsun, inkârcılar ve asiler için hazırlanmış olan cehenneme girmeleri uygun değildir.[246] Bu bakış açısına göre söz konusu problemin çözümü şöyle bir yorumla mümkündür: İnananlardan tövbe etmeden ölen büyük günah sahipleri, eğer ilahî bağışlanma veya şefaat ile bağışlanacak bir durumdaysalar, azaba hiç girmeden küçük günah sahiplerinde olduğu gibi mağfiret olunacaklardır. Şayet affedilmeyip haklarında cehennem azabı takdir edilmiş bir durumda iseler de onlar iman dairesinden uzaklaşarak fâsık ve münâfık olmuşlardır ve böyle kullar için de zaten cehennem azabı ebedidir.[247] Ne var ki tespit etmiş olduğumuz, cehenneme girdikten sonra affedilerek buradan çıkarılacak müminlerden bahseden hadislerin sahih ve ihticâca elverişli olmaları bakımından bu yorum isabetli görünmemektedir. Diğer yandan ilgili ayette Allah’ın azabından korkmanın seçkin Müslümanların özelliği olarak sunulması ve hemen akabinde bu azabın güvende olunacak bir azap olmadığının belirtilmesi[248] inananların cehenneme girmesini uygun görmeyen bu yaklaşımın savunulabilir olmadığını göstermektedir.

Sonuç

Ehl-i sünnet düşüncesinde ve halk arasında kabul görmüş bir inanca göre Müslümanlar dünya hayatında İslâm dininin emir ve yasakları hususunda gerekli hassasiyeti göstermeseler de kalplerindeki tasdik sayesinde, önce girmiş olsalar bile sonunda cehennemden çıkarılacak ve cennete konulacaklardır. Yaptığımız taramalar neticesinde konu hakkında Ebû Saîd el-Hudrî, Câbir b. Abdillah, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Mes‘ûd ve İmrân b. Husayn olmak üzere beş sahâbînin rivayetlerine ulaşılmıştır. Bunlar isnâdları ve metinleri yönüyle incelenmiş ve Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen, üç farklı isnâda ve bazı metin farklılıklarına sahip rivayetlerin sahih olduğu görülmüştür. Aynı şekilde Enes b. Mâlik’in iki rivayetinin ve Abdullah b. Mes‘ûd’dan gelen rivayetin de sahih olduğu belirlenmiştir. İmrân b. Husayn rivayeti ise hasen olarak değerlendirilmiştir. Cabir b. Abdillah’tan nakledilen rivayetin, isnâdında yer alan Saîd b. Mühelleb isimli râvînin tanınmadığı yönündeki görüşler nedeniyle sıhhati sübut bulmamıştır. Fakat söz konusu râvî ile ilgili olumlu sayılabilecek başka değerlendirmeler ve rivayetin içerik olarak önceki rivayetlere uygun düşmesi dikkate alındığında bu rivayetin de en azından hasen li-gayrihî olarak kabul edilmesi mümkündür. Netice itibariyle konu hakkında altı sahih, bir hasen ve bir de hasen li-gayrihî hadis bulunduğu belirlenmiş ve mevzu bahis inancın kaynağınının Hz. Peygamber’in hadisleri olduğu fikrine ulaşılmıştır.

Söz konusu inancın Hz. Peygamber’in hadislerinde bir temeli bulunduğu görülmekle birlikte bu hadislerin İslâm dininin genel ilkeleri ve inanç, ibadet ve ahlâkî erdemler noktasında tâbilerine sunduğu ölçüler çerçevesinde anlaşılması önem taşımaktadır. Nitekim dinin temel amacı söz konusu alanlarda mensuplarını yetiştirerek örnek bireyi ve toplumu oluşturmak ve onların dünya ve âhiret saadetini temin etmektir. İlgili rivayetler bu hedefler göz ardı edilerek yorumlandığında âhiretteki durumları hakkında Müslümanlara güvence verdiklerinin düşünülmesi ve onları kulluk bilinci ve dinî yaşantı bakımından özensiz ve dikkatsiz bir tutuma sevk etmeleri ihtimal dâhilindedir. Esasen konunun dinin temel kaynaklarında işleniş şekli âhirete yönelik kesin ve garantici yaklaşımlara uygun görünmemektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm ve hadisler Allah Teâlâ’nın büyük merhametine işaret etmekle ve buna kavuşacak kimselerin niteliklerini ilkesel olarak açıklamakla birlikte bu merhametin pratikte kimlere tahsis edileceği hususunun kesinlik arz etmediği anlaşılmaktadır. Zira özelde kimlerin ne düzeyde iman ettiği, bu imanın gereği olan amelleri hangi samimiyet düzeyinde yaptıkları ve bunların Allah katında kabul görüp görmediği hakkında kesin bir kanaate varmak, konunun metafizik ve göreceli/değişken boyutu nedeniyle mümkün değildir. Bu belirsizlik korku ve ümit (havf ve recâ) dengesini örnek Müslüman kimliğinin temel unsurlarından biri haline getirmektedir.

Kaynakça

Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillah eş-Şeybânî. el-Müsned. 50 Cilt. thk. Şuayb el-Arnaût v.dğr. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1416/1995.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillah eş-Şeybânî. Kitâbü’z-Zühd. thk. Muhammed Abdüsselâm Şâhîn. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1420/1999.

Akalın, Kürşat Haldun. “Hristiyanlığa Aktarılmış Ritüeller Olarak İsis Kültündeki Vaftiz ve Günah Çıkartma Ayinleri”. Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 42 (2014), 41-76.

Akkuş, Süleyman. “Ebü’l-Muîn en-Nesefî’ye Göre Mahiyet, Artma ve Azalma Yönüyle İman”. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 15 (2007), 69-89.

Alıcı, Mustafa. “Şefaat”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 38/411-412. İstanbul: TDV Yayınları, 2010.

Aşıkkutlu, Emin. “Buhârî Döneminde (III/X. Asır) Îmanla İlgili Yaklaşımlar ve Sahîh’inin Îmân Bölümü Çerçevesinde Buhârî’nin Îmân Yaklaşımı”. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 19 (2000), 59-83.

Aynî, Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed b. Mûsâ b. Ahmed. Meğâni’l-ahyâr fî şerhi esâmî ricâli Meʿâni’l-âsâr. 3 Cilt. thk. Muhammed Hasan Muhammed Hasan İsmail. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1427/2006.

Bağdâdî, Ebû Mansûr Abdülkāhir b. Tâhir b. Muhammed. el-Fark beyne’l-fırak. thk. Muhammed Osman el-Huşt. Kahire: Mektebetü İbn Sînâ, ts.

Basrî, Ebû Urve Ma‘mer b. Râşid. el-Câmiʿ. (Abdurrezzâk es-San’ânî’nin el-Musannef’iyle birlikte). 2. Cilt. thk. Habîburrahmân el-A’zamî. Pakistan: el-Meclisü’l-İlmî/Beyrut: el-Mektebu’l-İslâmî, 1403/1983.

Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn. el-Ba’su ve’n-Nuşûr. thk. Âmir Ahmed Haydar. Beyrut: Merkezü’l-Hidmât vel-Ebhâsi’s-Sekâfiyye, 1406/1986.

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiʿu’s-sahîh. Riyad: Dâru’s-Selâm, 1999.

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl. et-Târîhu’l-kebîr. 9 Cilt. thk. Hâşim en-Nedvî v.dğr. Haydarâbâd: Dâiretü’l-Maârifi’l-Osmâniyye, ts.

Çağlayan, Harun. “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı”. Dini Araştırmalar 16/43 (2013), 193- 223.

Çelik, Taha. “Ayet ve Hadisler Çerçevesinde Bir Genel Kabulün Tahlili: “Affı Olmayan Günahlar” Meselesi”. Bilimname 44/1 (2021), 131-161.

Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman b. el-Fadl b. Behram. Müsnedü’d-Dârimî (Sünenü’d-Dârimî). 4 Cilt. thk. Hüseyin Selîm Esed ed-Dârânî. Riyad: Dâru’l-Muğnî, 1421/2000.

Ebû Dâvûd, Süleymân b. el-Eş’as es-Sicistânî. es-Sünen. Kahire: Dâru İbni’l-Cevzî, 1432/2011.

Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ahmed b. Abdillâh b. İshâk. Hilyetü’l-evliyâʾ ve tabakâtü’l-asfiyâʾ. 8 Cilt. thk. Sâmî Enver Câhîn. Kahire: Dâru’l-Hadîs, 1430/2009.

Erbaş, Muammer. “‘Sünnet Kur’an’a Kâdîdir’ Sözünün Teorik ve Pratik Değeri”. Marife Dini Araştırmalar Dergisi 7/2 (2007), 111-139.

Gündüz, Şinasi (ed.). Yaşayan Dünya Dinleri. İstanbul: DİB Yayınları, 2. Basım, 2007.

Hâkim en-Nisâburî. Muhammed b. Abdillah. el-Müstedrek ʿale’s-Sahîhayn. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1411/1990.

Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sâbit. el-Kifâye fî maʿrifeti usûli ʿilmi’r-rivâye. 2 Cilt. thk. Ebû İshâk İbrâhîm b. Mustafâ ed-Dimyâtî. Mit Ghamr: Dâru’l-Hüdâ, 1423/2003.

İbn Asâkir, Ebü’l-Kâsım Alî b. el-Hasen b. Hibetullâh b. Abdullâh eş-Şâfiî. Târîhu medîneti Dımaşk. 80 Cilt. thk. Muhibbüddîn Ebû Saîd Ömer b. Garâme el-Amrevî. Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1416/1996.

İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahmân. el-Cerh ve’t-taʿdîl. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1953.

İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahmân. Tefsîru İbn Ebî Hâtim. 10 Cilt. thk. Es’ad Muhammed et-Tayyib. Sayda: el-Mektebetü’l-Asriyye, ts.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed. el-Müsned. 2 Cilt. thk. Âdil b. Yûsuf el-Gazâvî - Ahmed Ferîd el-Mezîdî. Riyad: Dâru’l-Vatan, 1418/1997.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed. el-Musannef. 26 Cilt. thk. Muhammed Avvâme. Cidde: Dâru’l-Kıble/Dımaşk: Müessesetü Ulûmu’l-Kur’an, 1427/2006.

İbn Hacer, Ahmed b. Ali el-Askalânî. Tehzîbü’t-Tehzîb. 4 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1995.

İbn Hacer, Ahmed b. Ali el-Askalânî. Takrîbu’t-Tehzîb. 2. Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 2. Basım, 1415/1995.

İbn Hazm, Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd. el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm. 8 Cilt. thk. Ahmed Muhammed Şâkir. Beyrut: Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, trs.

İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî. Kitâbu’s-Sikât. 9 Cilt. thk. Seyyid Şerefüddîn Ahmed. Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1395/1975.

İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmail b. Ömer. Tefsîru’l-Kur’ani’l-azîm. Dımeşk/Beyrut: Dâru İbn Kesîr, 1994.

İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî. es-Sünen. 2 Cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları-Dâru Sehnûn, 2. Basım, 1413/1992.

İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d b. Meni’ ez-Zührî. Kitâbu’t-Tabakâti’l-kebîr. 11 Cilt. thk. Ali Muhammed Ömer. Kahire: Mektebetü’l-Hancî, 1421/2001.

İbnü’l-Ca’d, Ebü’l-Hasen Ali b. el-Ca’d b. Ubeyd el-Cevherî el-Bağdâdî. Müsnedü İbni’l-Ca’d. thk. Âmir Ahmed Haydar. Beyrut: Müessesetü Nâdir, 1410/1990.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemalüddîn Abdurrahmân b. Ali b. Muhammed, Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr. 8 Cilt. thk. Ahmed Şemsüddîn. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3. Basım, 2009.

İbnü’s-Salâh, Ebû Amr Osmân b. Abdirrahmân eş-Şehrezûrî. ʿUlûmu’l-hadîs. thk. Nûruddîn Itır. Beyrut: Dâru’l-Fikri’l-Muʿâsır/Dımaşk: Dâru’l-Fikr, 1406/1986.

İclî, Ahmed b. Abdillâh. Maʿrifetü’s-sikât. 2. Cilt. thk. Abdülalîm Abdülazîm el-Bestevî. Medine: Mektebetü’d-Dâr, 1405/1985.

Kâdî Abdülcebbâr, Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdilcebbâr Ebü’l-Hasen el-Hemedânî. Şerhu’l-Usûli’l-hamse. thk. Ahmed b. el-Hüseyn b. Ebû Hâşim. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1422/2001.

Karaman, Hayrettin v.dğr. Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir. 5 Cilt. Ankara: DİB Yayınları, 2007.

Kirmânî, Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Saîd Şemsüddîn. el-Kevâkibü’d-derârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî. 25 Cilt. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1401/1981.

Koçkuzu, Ali Osman. Rivâyet İlimlerinde Haber-i Vâhitlerin İtikât ve Teşri Yönlerinden Değeri. Ankara: DİB Yayınları, 1986.

Koçyiğit, Talat. “Kasden İnsan Öldürmenin Dindeki Hükmü”. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi 34/1-4 (1993), 13-23.

Kutlu, Sönmez. “Mürcie”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 32/41-45. İstanbul: TDV Yayınları, 2006.

Mizzî, Cemâlüddîn Ebu’l-Haccâc Yûsuf. Tehzîbu’l-Kemâl fî esmâi’r-ricâl. 35 Cilt. thk. Beşşâr Avvâd Marûf. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1403/1983.

Müslim, Ebü’l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc. el-Câmiʿu’s-sahîh. 3 Cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları-Dâru Sehnûn, 2. Basım, 1413/1992.

Nesâî, Ahmed b. Şuayb. es-Sünen. Tsh. Ahmed Şemsüddîn. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 2009.

Nesâî, Ahmed b. Şuayb. Kitâbu’d-Duʿafâ ve’l-metrûkîn. thk. Bûrân ed-Dannâvî-Kemal Yûsuf el-Hût. Beyrut: Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekâfiyye, 1405/1985.

Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref. el-Minhâc şerhu Sahîhi Müslim b. el-Haccâc. 18 Cilt. thk. Muhammed Beyyûmî. Kâhire: Dâru’l-Gaddi’l-Cedîd, 1429/2008.

Okuyan, Mehmet. “Cehennemden Çıkış Var mıdır?”. YouTube. Yayın Tarihi 23 Eylül 2024.

https://www.youtube.com/shorts/fG3Htix145s

Özdemir, Veysel. “Cerh Ta‘dîl İlminde Müteşeddit ve Mütesâhil Âlimler ve Uygulamalarında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar”. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 24 (2014), 129-175.

Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm. Usûlü’d-dîn. thk. Hans Peter Linss. Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 1424/2003.

San‘ânî, Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm b. Nâfi‘. el-Musannef. thk. Habîburrahman el-A‘zamî. Pakistan: el-Meclisü’l-İlmî/Beyrut: el-Mektebu’l-İslâmî, 1403/1983.


Şehristanî, Muhammed b. Abdilkerîm. el-Milel ve’n-nihâl. 3 Cilt. thk. Ahmed Fehmî Muhammed. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 2. Basım, 1413/1992.

Taberî, Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr. Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-Kurʾân. 26 Cilt. Thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî. Kahire: Dâru Hicr, 1422/2001.

Tahâvî, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme. Şerhu müşkili’l-âsâr. 16 Cilt. thk. Şuayb el-Arnaût. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1415/1994.

Tayâlisî, Ebû Dâvûd Süleyman b. Dâvûd b. el-Cârûd. el-Müsned. 4 Cilt. thk. Muhammed b. Abdulmuhsin et-Türkî. Mısır: Dâru Hicr, 1419/1999.

Teftâzânî, Sa‘düddîn. Şerḥu’l-ʿAḳāʾidi’n-Nesefiyye. thk. Ahmed Hicâzî es-Sekâ. Kahire: Mektebetü’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, 1407/1987.

Tirmizî, Muhammed b. Îsâ b. Sevre. Câmiʿu’t-Tirmizî. Riyâd: Dâru’s-Selâm, 1999.

Toprak, İbrahim. Cennet ve Cehennemin Ebedîliği. Konya: Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2010.

Tunçbilek, Hasan Hüseyin. “İslâm Düşüncesinde Cehennemin ve Cehennem Azabının Ebediyeti ve Fenası Problemi”. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/1 (2006), 15-33.

Uğur, Mücteba. Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü. Ankara: TDV Yayınları, 1992.

Yavuz, Yusuf Şevki. “A‘râf”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 3/259. İstanbul: TDV Yayınları, 1991.

Zehebî, Muhammed b. Ahmed. Mîzânü’l-iʿtidâl fî nakdi’r-ricâl. 4 Cilt. thk. Ali Muhammed el-Bicâvî. Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, 1382/1963.

Zehebî, Muhammed b. Ahmed. el-Kâşif fî marifeti men lehû rivâyetün fi’l-kütübi’s-sitte. thk. Muhammed Avvâme, Ahmed Muhammed Nemr el-Hatîb. Cidde: Dâru’l-Kıble li’s-Sekâfeti’l-İslâmiyye/Müessesetü Ulûmi’l-Kur’an, 1992.

Zehebî, Muhammed b. Ahmed. el-Muğnî fi’d-duʿafâʾ. 2 Cilt. thk. Nûruddîn Itır. Katar: İdâratu İhyâi’t-Turâsi’l-İslâmî, ts.

Zemahşerî, Mahmûd b. Ömer. el-Keşşâf an hakâiki gavâmidi’t-tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vucûhi’t-te’vîl. 4 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1427/20



[1]   el-Câsiye 45/21.


[2]   Sâd 38/28.


[3]   es-Secde 32/18.


[4]   el-Kalem 52/35.


[5]   en-Nisâ 4/57; el-Mâide 5/119; Yûnus 10/26-27; Fâtır 35/36.


[6]   el-A’râf 7/46-49.


[7]   İlgili rivayetler çalışmanın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde incelenecektir. Kur’an’da cehennemden çıkacak kimselerden bahsedilmemesinden hareketle bu zümrenin varlığını reddedenler de vardır. Bk. Mehmet Okuyan, “Cehennemden Çıkış Var mıdır?”, YouTube (23 Eylül 2024). Bu yaklaşım Kur’an ile konu hakkındaki rivayetler arasında bir teâruz bulunduğu düşüncesine de işaret etmektedir.


[8]   Bk. Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm el-Pezdevî, Usûlü’d-dîn, thk. Hans Peter Linss (Kahire: Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 1424/2003), 135.


[9]   Mürcie mezhebinin bu yöndeki görüşleri ve çeşitli fırkaları hakkında detaylı bilgi için bk. Ebû Mansûr Abdülkâhir b. Tâhir b. Muhammed el-Bağdâdî, el-Fark beyne’l-fırak, thk. Muhammed Osman el-Huşt (Kahire: Mektebetü İbn Sînâ, ts.), 178-182; Sönmez Kutlu, “Mürcie”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 32/41-45.


[10] Muhammed b. Abdülkerîm eş-Şehristanî, el-Milel ve’n-nihâl, thk. Ahmed Fehmî Muhammed (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1413/1992), 1/137.


[11] İbrahim Toprak, Cennet ve Cehennemin Ebedîliği (Konya: Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2010).


[12] Hasan Hüseyin Tunçbilek, “İslâm Düşüncesinde Cehennemin ve Cehennem Azabının Ebediyeti ve Fenası Problemi”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/1 (2006), 15-33.


[13] Harun Çağlayan, “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı”, Dini Araştırmalar 16/43 (2013), 193-223.


[14] Talat Koçyiğit, “Kasden İnsan Öldürmenin Dindeki Hükmü”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi 34/1-4 (1993), 13-23.


[15] Taha Çelik, “Ayet ve Hadisler Çerçevesinde Bir Genel Kabulün Tahlili: “Affı Olmayan Günahlar” Meselesi”, Bilimname 44/1 (2021), 131-161.


[16] Harun Özçelik, “Hadislere Göre Günahların Bağışlanma Yolları”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 34 (2010), 139-166.


[17] Recep Ertugay, “Hadisler Işığında Suçlulara Yaklaşım”, Bayburt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/1 (2020), 8-29.


[18] Osman Nedim Yektar, Hz. Peygamber’in Suça ve Suçluya Bakışı (Erzurum: Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2014).


[19] Ma’mer b. Ebû Amr Râşid Ebû Urve el-Basrî, el-Câmiʿ (Abdurrezzâk es-San’ânî’nin el-Musannef’iyle birlikte), thk. Habîburrahmân el-A’zamî (Pakistan: el-Meclisü’l-İlmî/Beyrut: el-Mektebu’l-İslâmî, 1403/1983), 11/409 (No: 20857).


[20] Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Ebû Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1953), 8/257.


[21] Ahmed b. Abdillâh el-İclî, Maʿrifetü’s-sikât, thk. Abdülalîm Abdülazîm el-Bestevî (Medine: Mektebetü’d-Dâr, 1405/1985), 2/290.


[22] Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî, Kitâbu’s-Sikât, thk. Seyyid Şerefüddîn Ahmed (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1395/1975), 7/484.


[23] Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl fî nakdi’r-ricâl, thk. Ali Muhammed el-Bicâvî (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, 1382/1963), 4/154; Ahmed b. Ali İbn Hacer el-Askalânî, Takrîbu’t-Tehzîb (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1415/1995), 2/202.


[24] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/555.


[25] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/326.


[26] Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, 2/98.


[27] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/338.


[28] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/676.


[29] Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî, el-Müsned, thk. Şuayb el-Arnaût v.dğr. (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1416/1995), 18/394-396 (No: 11898).


[30] Muhammed b. Yezîd İbn Mâce el-Kazvînî, es-Sünen (İstanbul: Çağrı Yayınları-Dâru Sehnûn, 1413/1992), “Mukaddime”, 9 (No: 60).


[31] Ahmed b. Şuayb en-Nesâî, es-Sünen, tsh. Ahmed Şemsüddîn (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 2009), “İmân”, 18 (No: 5020).


[32] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 18/396 (No: 11898) (Muhakkikin notu).


[33] Ebü’l-Hasen Ali b. el-Ca’d b. Ubeyd el-Cevherî el-Bağdâdî, Müsnedü İbni’l-Ca’d, thk. Âmir Ahmed Haydar (Beyrut: Müessesetü Nâdir, 1410/1990), 486 (No: 3384).


[34] Muhammed b. Sa’d b. Meni’ ez-Zührî, Kitâbu’t-Tabakâti’l-kebîr, thk. Ali Muhammed Ömer (Kahire: Mektebetü’l-Hancî, 1421/2001), 9/282.


[35] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 7/116-117.


[36] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 7/117.


[37] Ebû Amr Osman b. Abdurrahmân İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî, ʿUlûmu’l-hadîs, thk. Nûruddîn Itır (Beyrut: Dâru’l-Fikri’l-Muʿâsır/Dımaşk: Dâru’l-Fikr, 1406/1986), 124.


[38] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/211.


[39] Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, el-Kâşif fî marifeti men lehû rivâyetün fi’l-kütübi’s-sitte, thk. Muhammed Avvâme - Ahmed Muhammed Nemr el-Hatîb (Cidde: Dâru’l-Kıble li’s-Sekâfeti’l-İslâmiyye/Müessesetü Ulûmi’l-Kur’ân, 1992), 2/130.


[40] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/22.


[41] Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, thk. Hâşim en-Nedvî v.dğr. (Haydarâbâd: Dâiretü’l-Maârifi’l-Osmâniyye, ts.) 3/513-514.


[42] Ahmed b. Ali İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1995), 2/46.


[43] Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, el-Muğnî fi’d-duʿafâʾ, thk. Nûruddîn Itır (Katar: İdâratu İhyâi’t-Turâsi’l-İslâmî, ts.), 1/383.


[44] Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî, es-Sikât, thk. Seyyid Şerefüddîn Ahmed (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1395/1975), 6/366.


[45] İbn Hibbân’ın ricâl tenkidinde mütesâhil veya müteşeddid oluşuyla ilgili tartışmalar ve değerlendirmeler için bk. Veysel Özdemir, “Cerh Ta‘dîl İlminde Müteşeddit ve Mütesâhil Âlimler ve Uygulamalarında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar”, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 24 (2014), 145-148, 157-160.


[46] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/365.


[47] İbn Sa’d, et-Tabakât, 9/226.


[48] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 1/482; İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 4/491.


[49] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 4/491.


[50] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, 4/359.


[51] Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, 2/345.


[52] Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme et-Tahâvî, Şerhu müşkili’l-âsâr, thk. Şuayb el-Arnaût (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1415/1994), 14/349 (No: 5671) (Muhakkikin notu).


[53] Bir râvînin adalet ve zabt niteliklerini taşıdığını, bunu gösteren bazı özel terimleri kullanarak değil, kendisinden hadis rivayet ederek veya ondan rivayet edilen hadisle amel ederek yapılan dolaylı ta‘dîle “ta‘dîl gayru sarîh” denilmektedir. Bk. Mücteba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü (Ankara: TDV Yayınları, 1992), 384.


[54] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 22/404-405 (No: 14534).


[55] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 22/405 (No: 14534).


[56] Tahâvî, Şerhu müşkili’l-âsâr, 14/349 (No: 5671).


[57] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 7/357 (No: 4337).


[58] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/140.


[59] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 7/30.


[60] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 7/30.


[61] Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, 3/81.


[62] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/679.


[63] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/38.


[64] Zehebî, el-Kâşif, 1/330; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/210.


[65] Zehebî, el-Kâşif, 1/349.


[66] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/142.


[67] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 1/319.


[68] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/142.


[69] Zehebî, el-Kâşif, 1/349; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/238.


[70] Zehebî, el-Kâşif, 2/22.


[71] İbn Sa’d, et-Tabakât, 8/457.


[72] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/334; Zehebî, el-Kâşif, 2/22.


[73] Zehebî, el-Kâşif, 2/22;


[74] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/675.


[75] İbn Sa’d, et-Tabakât, 8/457.


[76] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/333.


[77] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/258; İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/186.


[78] Zehebî, el-Kâşif, 2/89.


[79] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/747.


[80] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 7/357 (No: 4337) (Muhakkikin notu).


[81] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/333.


[82] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/333, 334.


[83] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 33/128 (No: 19897).


[84] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 9/150.


[85] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/353.


[86] Zehebî, el-Kâşif, 2/366; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/303.


[87] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/13.


[88] Ahmed b. Şuayb en-Nesâî, Kitâbu’d-Duʿafâ ve’l-metrûkîn, thk. Bûrân ed-Dannâvî - Kemal Yûsuf el-Hût (Beyrut: Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekâfiyye, 1405/1985), 169.


[89] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/13.


[90] Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, 1/489.


[91] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/204.


[92] Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî, el-Câmiʿu’s-sahîh (Riyad: Dâru’s-Selâm, 1999), “Rikâk”, 51 (No: 6566).


[93] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/353.


[94] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 20/401; Zehebî, el-Kâşif, 2/95.


[95] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/304.


[96] Zehebî, el-Kâşif, 2/95; İbn Hacer, Takrîbu’t-tehzîb, 1/753.


[97] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 33/128 (No: 19897) (Muhakkikin notu).


[98] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 33/128 (No: 19897) (Muhakkikin notu).


[99] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 17/134-135 (No: 11077).


[100] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/153, 154.


[101] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/155.


[102] Zehebî, el-Kâşif, 1/243; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/90.


[103] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 4/73.


[104] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 1/406.


[105] Zehebî, el-Kâşif, 1/446; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/367.


[106] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 8/241.


[107] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/298; Zehebî, el-Kâşif, 2/295; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/213.


[108] Ebü’l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc, el-Câmiʿu’s-sahîh (İstanbul: Çağrı Yayınları-Dâru Sehnûn, 1413/1992), “İmân”, 306 (No: 185).


[109] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 8/471.


[110] İbn Hacer, Takrîbu’t-tehzîb, 2/243.


[111] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/366.


[112] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/366.


[113] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/366.


[114] Zehebî, el-Kâşif, 1/270; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/130.


[115] İbn Mâce, “Zühd”, 37 (No: 4309).


[116] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/211; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/110.


[117] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/77; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/110.


[118] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/110.


[119] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 17/135 (No: 11077) (Muhakkikin notu).


[120] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21/252 (No: 13678).


[121] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/498.


[122] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 1/365.


[123] Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, 2/58.


[124] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/304.


[125] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 9/272-273.


[126] İbn Hibbân, es-Sikât, 5/541.


[127] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21/252 (No: 13678) (Muhakkikin notu).


[128] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 20/248 (No: 12897).


[129] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 20/248 (No: 12897) (Muhakkikin notu).


[130] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21/252 (No: 13679). Ayrıca bk. Buhârî, “Rikâk”, 51 (No: 6559).


[131] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21/252 (No: 13679) (Muhakkikin notu).


[132] Buhârî, “İmân”, 15 (No: 22).


[133] bn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/181.


[134] Cemâlüddîn Ebu’l-Haccâc Yûsuf el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl fî esmâi’r-ricâl, thk. Beşşâr Avvâd Marûf (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1403/1983), 3/127.


[135] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/181.


[136] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 2/181.


[137] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/158.


[138] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/158.


[139] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/96.


[140] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/158.


[141] Nesâî, Kitâbu’d-Duʿafâ ve’l-metrûkîn, 51; İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/157.


[142] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 1/158.


[143] Râvîlerin âdil oluşları temelde iki yöntem ile bilinir. Bunlardan biri râvînin iki muaddil tarafından ta‘dîl edilmesi ve hadis rivayetine uygun olduğunun ortaya konulmasıdır ki tezkiye olarak isimlendirilir. Bu yöntem, haklarında fazla bilgi bulunmayan râvîler için geçerlidir. Bunların adâleti araştırmayla ve somut delillerle ortaya çıkar. Bk. İbnü’s-Salâh, ʿUlûmu’l-hadîs, 105. Diğer yöntem ise “şöhret” olarak isimlendirilir ki râvînin muhaddisler ve diğer âlimler arasında adaletiyle maruf olması, güvenilir olduğu kanaatinin yaygın bulunmasıdır. Bu noktada başka bir delile veya şâhide gerek kalmaksızın râvînin âdil olduğu kabul edilir. Âdil olduğu bu yöntemle kabul edilen muhaddislere Abdurrahmân b. Amr el-Evzâî (ö. 157/774), Şu‘be b. el-Haccâc, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d (ö. 175/791), Mâlik b. Enes, Abdullâh b. el-Mübârek (ö. 181/797), Vekî‘ b. el-Cerrâh, Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Maîn, Ali b. el-Medînî ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimler örnek verilir. Bk. Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sâbit el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî maʿrifeti usûli ʿilmi’r-rivâye, thk. Ebû İshâk İbrâhîm b. Mustafâ ed-Dimyâtî (Mit Ghamr: Dâru’l-Hüdâ, 1423/2003), 1/286; İbnü’s-Salâh, ʿUlûmu’l-hadîs, 105.


[144] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/151.


[145] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/269.


[146] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/187; Zehebî, el-Kâşif, 2/91; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/749.


[147] İbn Hibbân, es-Sikât, 5/522.


[148] Zehebî, el-Kâşif, 2/372; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/311.


[149] Tahâvî, Şerhu müşkili’l-âsâr, 14/350 (No: 5672).


[150] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 3/341.


[151] Zehebî, el-Kâşif, 1/366; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/259.


[152] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/181.


[153] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/252.


[154] Zehebî, el-Kâşif, 2/85; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 1/742.


[155] Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed el-Aynî, Meğâni’l-ahyâr fî şerhi esâmî ricâli Meʿâni’l-âsâr, thk. Muhammed Hasan Muhammed Hasan İsmail (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1427/2006), 4/25; Ebü’l-Kâsım Alî b. el-Hasen b. Hibetullâh b. Abdullâh İbn Asâkir eş-Şâfiî, Târîhu medîneti Dımaşk, thk. Muhibbüddîn Ebû Saîd Ömer b. Garâme el-Amrevî (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1416/1996), 48/460.


[156] Tahâvî, Şerhu müşkili’l-âsâr, 14/350 (No: 5672) (Muhakkikin notu).


[157] Buhârî, “İmân”, 33 (No: 44).


[158] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/276.


[159] İbn Hibbân, es-Sikât, 9/157.


[160] Zehebî, el-Kâşif, 2/257; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/177.


[161] İbn Sa’d, et-Tabakât, 9/279.


[162] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 9/59.


[163] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 9/60.


[164] İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/330.


[165] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 9/59, 60.


[166] Zehebî, el-Muğnî fi’d-duʿafâʾ, 2/369; İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 2/267.


[167] İbn Sa’d, et-Tabakât, 9/228.


[168] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-taʿdîl, 7/135; İclî, Maʿrifetü’s-sikât, 2/215.


[169] Zehebî,Mîzânü’l-iʿtidâl, 3/385; İbn Hacer, Takrîbu’t-tehzîb, 2/26.


[170] Rivayetlerin içerik farkları için bk. Ek Tablo 2.


[171] Bk. İbnü’s-Salâh, ʿUlûmu’l-hadîs, 213-214. Mana ile rivayet meselesiyle ilgili tafsilatlı bilgi ve lehteki ve aleyhteki delilleri için bk. Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye, 1/503-585.


[172] el-Hac 22/22; es-Secde 32/20.


[173] el-Bakara 1/80.


[174] el-Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâ-Hâ 20/109; ez-Zuhrûf 43/86; en-Necm 53/26.


[175] el-Me’âric 70/27.


[176] Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel, eş-Şeybânî, Kitâbu’z-Zühd, thk. Muhammed Abdüsselâm Şâhîn (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1420/1999), 106 (No: 686); Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh b. İshâk el-İsfahânî, Hilyetü’l-evliyâʾ ve tabakâtü’l-asfiyâʾ, thk. Sâmî Enver Câhîn (Kahire: Dâru’l-Hadîs, 1430/2009), 1/103. Bu rivayet isnâdındaki kopukluk ve râvîlerinden Ali b. Mes’ade’nin (ö. ?) zayıf olması nedeniyle zayıf görülmüştür. Bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâʾ, 1/103 (Muhakkikin notu). Fakat söz konusu râvînin sika ve sâlih olduğu, kendisinde bir sorun bulunmadığı da söylenmiştir. Bk. İbn Ebî Hâtim, El-Cerh ve’t-taʿdîl, 6/204-205. Konu hakkında şu örneklere de bakılabilir: Ahmed b. Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, 92-93 (No: 580, 581), 95 (No: 600), 97 (No: 610).


[177] en-Nisâ 4/48. Bu âyetin kapsamlı bir tahlili ve özellikle de şirkin affı meselesi için bk. Çelik, “Ayet ve Hadisler Çerçevesinde Bir Genel Kabulün Tahlili: “Affı Olmayan Günahlar” Meselesi”, 136-141.


[178] Buhârî, “Rikâk”, 50 (No: 6544, 6545).


[179] Buhârî, “Rikâk”, 51 (No: 6548).


[180] Buhârî, “İmân”, 11 (No: 18).


[181] A’râfın, cehennemliklerin cennete ulaşmasını engelleyen yüksekçe bir yer veya bir sûr olduğu ifade edilmiştir. Bk. Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-Kurʾân, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî (Kahire: Dâru Hicr, 1422/2001), 10/208, 209, 210, 212; Ebü’l-Ferec Cemalüddîn Abdurrahmân b. Ali b. Muhammed İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr fî ilmi’t-tefsîr, thrc. Ahmed Şemsüddîn (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2009), 3/156; Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmail b. Ömer İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm (Dımeşk-Beyrut: Dâru İbn Kesîr, 1994), 2/274.


[182] el-A’râf 7/46-49.


[183] el-A’râf 7/ 46.


[184] el-A’râf 7/ 47.


[185] el-A’râf 7/48-49.


[186] Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 10/212-218;İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 3/157; İbn Kesîr, Tefsîr, 2/274, 275; Yusuf Şevki Yavuz, “A‘râf”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1991), 3/259.


[187] Bk. el-A’râf 7/46.


[188] Bk. İbn Asâkir, Târîhu medîneti Dımaşk, 14/313.


[189] Bk. Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ebî Şeybe, el-Musannef, thk. Muhammed Avvâme (Cidde: Dâru’l-Kıble/Dımaşk: Müessesetü Ulûmu’l-Kur’ân, 1427/2006), 18/457 (No: 35175).


[190] Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Ebû Hâtim, Tefsîru İbn Ebî Hâtim, thk. Es’ad Muhammed et-Tayyib (Sayda: el-Mektebetü’l-Asriyye, ts.), 5/1485; Muhammed b. Abdullah el-Hâkim en-Nisâburî, el-Müstedrek ʿale’s-Sahîhayn (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1411/1990), 2/350 (No: 3247). Hâkim bu rivayetin Buhârî’nin ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu belirtmiş, Zehebî de bu konuda ona muvafakat etmiştir. Hâkim, el-Müstedrek, 2/350 (No: 3247).


[191] Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 10/212-217; İbn Kesîr, Tefsîr, 2/275, 276.


[192] en-Nisâ 4/13-14.


[193] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 6/492; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 2/22; İbn Kesîr, Tefsîr, 1/565.


[194] en-Nisâ 4/93.


[195] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 7/341; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 1/99-101; İbn Kesîr, Tefsîr, 1/653-656.


[196] en-Nisâ 4/116.


[197] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 7/350-351. Söz konusu âyetin yorumuyla ilgili farklı yaklaşımlar için bk. Koçyiğit, “Kasden İnsan Öldürmenin Dindeki Hükmü”, 20-23; Çelik, “Ayet ve Hadisler Çerçevesinde Bir Genel Kabulün Tahlili: “Affı Olmayan Günahlar” Meselesi”, 142-147.


[198] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 2/100. İbn Abbas’ın bazı rivayetlere dayanan, bu kimselerin tövbelerinin kabul edilmeyeceği görüşü (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 7/342, 343, 344, 345; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 2/100) ise şaz kabul edilebilir. İbn Abbâs bu âyeti nesh eder görünen Furkân Sûresinin 68-70. âyetlerinin müşrikler hakkında olduğunu ve esasen Nisâ Sûresi âyetinin bundan önce değil sonra indiğini söyleyerek âyetin mensûh olmadığını da iddia etmiştir. Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 7/345, 346, 347, 349. Çağdaş araştırmacılardan Talat Koçyiğit de bir mümini kasten öldüren kimsenin tıpkı müşrikler gibi asla bağışlanmayacağı kanaatindedir. Bk. Koçyiğit, “Kasden İnsan Öldürmenin Dindeki Hükmü”, 23.


[199] Bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 7/335 (No: 4310); Müslim, “İmân”, 147, 148, 149 (No: 91); İbn Mâce, “Mukaddime”, 9 (No: 59); Süleymân b. el-Eş’as Ebû Dâvûd es-Sicistânî, es-Sünen (Kahire: Dâru İbni’l-Cevzî, 1432/2011), “Libâs”, 29 (No: 4091); Muhammed b. Îsâ b. Sevre et-Tirmizî, Câmiʿu’t-Tirmizî (Riyâd: Dâru’s-Selâm, 1999), “Birr”, 61 (No: 1998).   


[200] Bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/338 (No: 3789).


[201] Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî, el-Minhâc şerhu Sahîhi Müslim b. el-Haccâc, thk. Muhammed Beyyûmî (Kâhire: Dâru’l-Gaddi’l-Cedîd, 1429/2008), 2/81.


[202] Fâtır, 35/32.


[203] Ebû Dâvûd Süleyman b. Dâvûd et-Tayâlisî, el-Müsned, thk. Muhammed b. Abdilmuhsin et-Türkî (Mısır: Dâru Hicr, 1419/1999), 3/681 (No: 2350); Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn el-Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, thk. Âmir Ahmed Haydar (Beyrut: Merkezü’l- Hidmât ve’l-Ebhâsi’s-Sekâfiyye, 1406/1986), 84 (No: 59).


[204] Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 84 (No: 60).


[205] Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 84 (No: 61).


[206] Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 86 (No: 67).


[207] Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf an Hakâiki gavâmidi’t-tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fî vucûhi’t-te’vîl (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1427/2006), 3/465.


[208] Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/465; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 6/265; İbn Kesîr, Tefsîr, 3/680; Hayrettin Karaman v.dğr., Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir (Ankara: DİB Yayınları, 2007), 4/467.


[209] el-Bakara 2/3, 4.


[210] el-Bakara 2/3; el-Mü’minûn 23/2, 9; el-Me’âric 70/23.


[211] el-Furkân 25/63-64.


[212] el-Bakara 2/3.


[213] el-Furkân 25/67.


[214] el-Mü’minûn 23/3-5; el-Me’âric,70/24-25, 29,


[215] el-Mü’minûn 23/8; el-Me’âric 70/32.


[216] el-Furkân 25/72, 73; el-Me’âric 70/33.


[217] el-Furkân 25/68.


[218] Bk. el-A’râf 7/156; ez-Zâriyât 51/15-16; et-Tûr 52/17-18; en-Nebe 78/31.


[219] Bk. Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ebî Şeybe, el-Müsned, thk. Âdil b. Yûsuf el-Gazâvî - Ahmed Ferîd el-Mezîdî (Riyad: Dâru’l-Vatan, 1418/1997), 2/178 (No: 592).


[220] Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/465.


[221] İbn Kesîr, Tefsîr, 3/680.


[222] ez-Zümer 39/53.


[223] Buhârî, “Tefsîr”, 39/1 (No: 4810); Müslim, “İmân”, 193 (No: 122).


[224] Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/102; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 7/59; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/70.


[225] Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahmân b. el-Fadl b. Behram ed-Dârimî, Müsnedü’d-Dârimî (Sünenü’d-Dârimî), thk. Hüseyin Selîm Esed ed-Dârânî (Riyad: Dâru’l-Muğnî, 1421/2000), “Mukaddime”, 49 (No: 593).


[226] Bu sözün anlam sahası hakkında kapsamlı bilgi için bk. Muammer Erbaş, “‘Sünnet Kur’ân’a Kâdîdir’ Sözünün Teorik ve Pratik Değeri”, Marife Dini Araştırmalar Dergisi 7/2 (2007), 111-139.


[227] Bu noktada Hz. Peygamber’in dinî konulardaki emirleriyle kendi reyiyle verdiği emirler arasında bağlayıcılık yönünden fark olduğunu gösteren rivayet hatırlanabilir. Bk. Müslim, “Fezâil”, 140 (No: 2362).


[228] Gayr-i metluv vahiy, Resûlullah’tan (s.a.s.) gelen ve Allah’ın bizler hakkındaki muradını açıklamakla birlikte Kur’an gibi mu’ciz olmayan ve yine tilavet olunmayan fakat kıraat olunan haber olarak tanımlanmıştır. Bk. Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd İbn Hazm, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, thk. Ahmed Muhammed Şâkir (Beyrut: Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, ts.), 1/96-97.


[229] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/410 (No: 17174); Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 6 (No: 4604).


[230] en-Nisâ 4/113.


[231] Çağlayan, “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı”, 220.


[232] İtikâdî meselelerde haber-i vâhidlerin hücciyyeti hususunda kapsamlı bilgi için bk. Ali Osman Koçkuzu, Rivâyet İlimlerinde Haber-i Vâhitlerin İtikât ve Teşri Yönlerinden Değeri (Ankara: DİB Yayınları, 1986), 139-152.


[233] Müslim, “İmân”, 52 (No: 31).


[234] Buhârî, “İlim”, 49 (No: 128); Müslim, “İman”, 53 (No: 32).


[235] Büyük günahları işleyenlerin durumuyla ilgili tartışmalar ve çeşitli mezheplerin görüşleri hakkında detaylı bilgi için bk. Ebü’l-Hasen Kâdı’l-kudât Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdülcebbâr el-Hemedânî, Şerhu’l-Usûli’l-hamse, tlk. Ahmed b. el-Hüseyn b. Ebû Hâşim (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1422/2001), 471-499; Pezdevî, Usûlü’d-dîn, 135.


[236] Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Saîd Şemsüddîn el-Kirmânî, el-Kevâkibü’d-derârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1401/1981), 1/117.


[237] Kirmânî, el-Kevâkibü’d-derârî, 1/117.


[238] Mustafa Alıcı, “Şefaat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2010), 38/411.


[239] Pezdevî, Usûlü’d-dîn, 166.


[240] Pezdevî, Usûlü’d-dîn, 166.


[241] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 17/134-135 (No: 11077); Müslim, “İmân”, 306 (No: 185); İbn Mâce, “Zühd”, 37 (No: 4309).


[242] Sa‘düddîn et-Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳâʾidi’n-Nesefiyye, thk. Ahmed Hicâzî es-Sekâ (Kahire: Mektebetü’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, 1407/1987), 81; Emin Aşıkkutlu, “Buhârî Döneminde (III/X. Asır) Îmanla İlgili Yaklaşımlar ve Sahîh’inin Îmân Bölümü Çerçevesinde Buhârî’nin Îmân Yaklaşımı”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 19 (2000), 59-83; Süleyman Akkuş, “Ebü’l-Muîn en-Nesefî’ye Göre Mahiyet, Artma ve Azalma Yönüyle İman”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 15 (2007), 69-89.


[243] Örneğin bk. Âl-i İmrân 3/173; el-Enfâl, 8/2; et-Tevbe 9/124.


[244] el-Me’âric 70/27.


[245] Konuyla ilgili kapsamlı bilgi için bk. Şinasi Gündüz (ed.), Yaşayan Dünya Dinleri (İstanbul: DİB Yayınları, 2007), 99, 109; Kürşat Haldun Akalın, “Hristiyanlığa Aktarılmış Ritüeller Olarak İsis Kültündeki Vaftiz ve Günah Çıkartma Ayinleri”, Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 42 (2014), 63-73.


[246] Çağlayan, “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı”, 221.


[247] Çağlayan, “Azabın Neliği ve Çıkış İmkânı”, 221.


[248]248     el-Me’âric 70/27.